|
VASATIN KÜLTÜRÜ
Yusuf Eradam
Vasat
bir kültüre, İstanbul’a 1965 yılında, amcamın tamburu “biraz kül, biraz duman” çalarken,
Darüşşafaka’da okumaya geldiğimde tanıştığım gerçeğine 2004 yılında emekli olup
bu şehri-i derbedere taşınmam ile birlikte aydım. Vasat olmadığı için “Çorabının
kaçtığının farkında olmayan mağrur bir fahişeye” benzettiğim İstanbul ayna tutuyor
memleketimin vasatlık kültürüne. Cumhuriyetimin teslim olduğuna inandığım bu “mediokrite,”
sözde “masumiyetini” öznelliğinin bir ön koşuluymuş gibi, kendiliğinin doğal hakkı
gibi sunuyor bize. Sanatçının, öğretmenin, askerin, polisin, hacı hocanın, ana-babanın,
devletin, hatta vatanın kutsiliği, dokunulmazlığı hep bu yüzden.
John
Stuart Mill, “Bugün dünyanın genel eğilimi vasatlık kültürünü insanlığın en büyük
gücü yapmaya çalışmaktır.” Mill, vasat kültürünün iktidarın işine geldiğini bu lafı
ettikten sonra fark etmiş olmalı. İktidar hırsı ve ele geçen iktidarı korumak zorunluluğu
vasat olmayı kutsal emir kılıyor. Vasat, iktidarını korumak için yanında vasatlığını
büyük, üstün ya da yüce gösterecek kişiler, kafalar, olaylar, davranış biçimleri,
kısacası söylem barındırıp besler. Napolyon da şöyle demiş: “Küçük insanlar büyük
işlere giriştiklerinde o işi vasatlıklarının seviyesine çekmekten başka bir şey
yapmazlar.” Memleketimin öncelikli sorunlarının çoğunu ve beni düşünmeye sevk eden
oyunları, filmleri pek göremiyorum. Halk vasat ya da vasat altı kötü eserleri ayakta
alkışlıyor. Bu alkışa tenezzül eden sanatçılar da ya “Hadeee! Hep birlikte oynayalım!”
cümbüş edasına sadık eserlerle izleyiciye “bize maruz kalmaya hakkınız var” diyorlar
ya da oyunun sonu gelmeden dışarı çıkan eleştirmeni aforoz etme cüreti gösterebilmektedir.
Vasatın kendi etrafına koza ya da bir koruyucu kalkan örmesi şarttır. Allamelik
olduklarındandır, onlara sen aslında allamesin diyecek vasatın da altında dalkavuk
şakşakçılara da ihtiyaç duyarlar.
Dil
ve Tarih-Coğrafya fakültesindeki öğrencilerim edebiyat sınavında sadece bir sefere
mahsus çoktan seçmeli sınav yaptım diye boş kâğıt verip itiraz etmişlerdi çünkü
hep tartışmalarını isterim, fikir üretebilecekleri sorular sorarım. Zekâlarına hakaretmiş
bu sıradan sınav. Vasatlık kültürü, hangi iktidarın payidar olması için besleniyor?
Öğrencilerim, bu soruyu sormuş oldular. Ödülümdür bu tavırları, onlara layık olmaya
çalışıyorum.
Nereye
ait olduğuma karar verirsem vereyim, bir şekilde ait olduğumu sandığım bütün ile
ters düşebileceğim kaygısını yaşadım hep. Şimdi, bağımsız ve dışardan gözlemliyorum,
sanıyorum kendimi. Eşiğe sermişim döşeğimi uğunuyorum; ne içeri giresim var, ne
dışarı çıkasım. Derken, İstiklal Caddesi’nde bedenine şiirlerini yapıştırıp dolaşırken
bağıra bağıra şiir okuduğunu görünce “Aa, ne güzel; şiir ağacı olmuşsun” dediğim
ve buna çok sevinen ve Rüzgar dergisini çıkaran aşık Murat Koçak’ın iletisi geliyor
cep telefonuma: “İçim içimde/kendimden çıkamayınca/kendimi iğdişliyorum/döndükçe
etrafımda/kıyıya vuruyor ömrüm/yalnızlığıma gömülüyorum/ateş odalarında katledilen
canlar düşüyor usuma/ direniyorum inadına…”
Vasatlık
kültürünün farkında olmamak mümkün
değildir, bunun kokusu vasat olana da gelir.
Eski devrimcilerden yükselen elit sanatçı ve akademisyenlerin kendi kokularını almaları
üzerine birbirlerinin vasat işlerini ödüllendirmeleri, sağırlar birbirini ağırlar
tarikatını oluşturmaları bundandır;
ayna gibi dolaşan ötekini görünce de ayna görmüş gibi kaldırım değiştirenleri, uslu
olacağım, ayrıksı olacağım derken, memleket sorunlarına yabancılaşıp kitaplarında
bile sınıf atlayanları, bilgi birikimlerini vasat bir orta direk kültürünü beslemek
adına kullananları ve giderek bu vasatı yitirince hiçbir şeyi kalmayacak ve belki
de çırılçıplak kalınca tanrıya inanacakları “kültürlememek” lâzım.
Dokunaklı
geliyor bana bu hal. Öfkem kadar ciddi bir göstergedir dokunaklı yanını görmek.
Hazin bir manzaraya bakıyorum. Belgeselde savaş mağduru bir anne anlatıyor, bebeğimi
kucağımdan alıp ateşe attılar. Aa Urfa kalesinde dinlediğim efsane gerçek oldu,
derken, salt Julianne Moore var diye gittiğim filmin (Vahşi Zarafet) tabu kırmak
adına yapılmış olduğunu ve tuzu kuru film yapımcılarının da müstehceni sanatsal
kılmayı öğrendiklerini gördüm. Yönetmenin anne-oğul aşkını, sevişmesini göstermek isterken kamerayı annenin arkasına koyarak saklanması da vasat yönetmene yakışan
bir tavırdı. Müdahale etmek isteyen korkak kamera, sinsi imacı. En tehlikelisi budur
sanatta. Vasatın en belirgin ve en görünmez özelliğidir fikre değil de libidoyu
uyandırmaya çalışan tahrikçi kamera. İma da değil, imanın düşündüren yanı da değil
bu. Gösterirsem müstehcen olur korkusu. Sinemada tık yok. Ses çıkarmamak lazım,
Fight Club’da Tyler Durden gibi, gördüğümü sandım ama aslında görmedim ben bu sahneyi,
unut onu gönlüüüm, unut onu sen deee.
Oysa
“Savaş oyunu oynamayı sevmiyorum” diyen, okula gitmek isteyen minik Afgan kızının
öyküsüne zamanını, aileden gelen sinemacı bilgi birikimini ayırmayı uygun gören Hana Makhmalbaf’ın Utanç adlı filmini izliyorum yürekten alkışlarla. Ama Altın Lale’yi
ona vermezler. Çok toz var, sinematografinin tozunu attırmak lazım biraz, diyebilir
jüri. Gül estetiktir güzeldir, ama çok varsa vasattır, oysa gülün dikeni vasat değildir.
Sanatçı gülü dikeniyle birlikte sunarsa vasattan çıkma yoluna girer.
Dokunaklı
evet; oysa hayat vasat değil, ülkem değil de bu düzen, bu sistem vasat, sıradan,
sıkıcı. Sıradan şeyler, insanlar ve olayların iktidar için oluşturduğu bu ittifak, bu “armoni” tehdit ve tehlikeli zannedilmeyecek
kadar sinsi ve umursamaz kimlikler, inekler üretiyor bu mücessem kara parçası, sonra
denize atıyor onları, karnı şişen inekler İphigenia’nın leşi gibi gerisin geri yine
o karaya vuruyorlar. Kibirden. Geçen yıl sokaklardaki inek heykellerine bakıp da bunu düşünen oldu mu acaba? Kibirden.
Kolay da vasat. Düşen bir çocuğun annesinden, babasından medet umması kadar masumane
değil ama öyle. Bir farkla, bu leş, yenmez ki. Müstehzi, küstah ve müstehcen üstelik.
Ben, güldürükçülükten zengin olmayı başaran oyuncu yönetmenlerin cidden şiir yazabileceği
ihtimalini hiç sevmedim.
Hepsi
pekiyi karneli kifayetsiz muhterisler pazarında çırılçıplak dolaşan bir deli olacağım
bir gün, Ağır Roman’daki gibi. İşi olan ölmezmiş, iyi ama ölmemek için de vasat
üretilmez ki ömür boyu. Deli gibi bakarsanız, vasat olduğunu bilen biri sizinle
tiril tiril mesafesini korumak zorundadır. Koruyacak bir onuru vardır, haysiyetlidir
ya o da sizin gibi. Sizin yüzünüzden değersiz hisseder kendisini. Huzuru bozulur
bu kültürden ekmek yiyenin, size potansiyel tehlike gözüyle bakarlar ve vasatlıkları
anlaşılmayacak belki sanarak yine vasat insanları işe alırlar. Ben de ucundan kıyısından
bulaşıyorum ki bozulmuş huzurum ve tespit böcekliği yapıp çıkmak ihtiyacındayım
vasattan.
Oskar
Wilde gibi ahlaksız, yasadışı ve şişmanlatıcı şeyleri sevmeli. Şiirde, müzikte ve
resimde, vasata tahammül edemeyişim bu yüzden. Festivaldeki başyapıtlardan Taper’in
filmine fon müziği olarak seçtiği Beethoven’in 7 nolu senfonisi de öyle görülmüş
zamanında. Kaba saba demiş kimileri de Wagner, dans müziğinin şahikasıdır demiş.
Sanat yapıtları da şişman, ahlak dışı, yasa dışı olmalı ki vasat olmasın. Kanonize
kitapların
hepsi vasatlaşır, çünkü rahatsız edici, tehlikeli, tehdit görülen yapıtlar
kanonize, mainstream ya da genel geçer ölçütlerle güvenliği sağlamlaştırılmış vasat
kültürü içine çekilir ve ödüle boğulur büyük bir alicenaplıkla, bir soylunun hizmetlisi
ile aynı sofrada yemek yeme şerefini bahşetmesi gibi. Böylece de eser, o sanatçı
vasat kültürü içinde giderek uygunlaşır. Yitirmekten korkacağı şeyleri, paradoks ama yitirmekten korkmadığı zamanlardaki asiliği ile kazanmıştır oysa. İktidar onu
etkisiz kılmak üzere yüceltir, ödülü kabul ettiği anda, yolun sonu gelmiştir.
Yaşadığımız
hayat, hak ettiğimiz hayatsa, mediokrite demek ki hakkım. Vasat olmayayım derken
yıldız olmak sevdasına kapılıp vasat olduğunu görmeyecek kadar ünlü biri (ama asla
önemli biri değil) olmak ve sonunda Ege’ye düşüp boğulma konusu başka bir denemeye
mi kalsa ki? Ya da hiç konuşmasam, yaratmasam, ömrüm olduğunca gözlem yapsam sadece,
hımm desem, hımm. Festival filmlerinden “I Am Not There”de Bob Dylan’ın öğütlerinden
biri de buydu.
Bir
benzetme yaparsak, vasat olmayan “adalar” var, her alanda. Vasat denizleri ile çevrilmiş.
Denizler yükseliyor, ada nüfusları ve ada yüzölçümleri azalıyor. Hayatta kalmak
isteyen ada sakinleri denize dalıyor, denize yakın ya da sahilde oturmaya başlıyorlar.
Asi,
başkaldıran, kendiliği olan vasat değildir. Çoğalırsa vasatlaşır. Kitle kültürü
içinde saltanat kayıklarına benzeyen ayakkabılardan tutun da, birinin arkasından
sinsice oyun çevirdiğini sanmak fakat görmezden gelinmek vasat bir yazgıdır. Marka
vasattır. Arka vasat değildir. Şeytan marka giyiyorsa, tanrıya ihanet etmediği içindir.
Tanrı ve kurumsal din ve inanç vasattır. Kendisi vasat olduğu gibi, vasat üretimine katkıda bulunur, vasat kültürünü ayakta tutan temel direklerden de biridir. Üniversite
yıllarımda dinlediğim bir şarkısında tanrı adına Amerika’nın rezillikleri anlatırken
“tanrı da yanımızdaydı” diyen Bob Dylan vasat değildi; şimdi vasattır. Uymuştur.
Oskar törenlerinden, kırmızı halılardan ona bahşedilen onuru kucaklamıştır. Asinin
her türlüsü vasat değildir. Vasat olmayanın bu anlamda soylulukla ilgisi vardır,
ölüme yaklaşınca ölüm korkusunun bastırması ile adadan çıkıp denize yakın bir yerde
ev yaptırmak gibidir gençlik sıra dışılığından çıkmak.
Yılmaz
Onay’ın sanatta 50inci yılı kutlamasında gösterilen sinevizyon görüntülerinde ima
ettiği gibi gerçekçiliğin sisteme uyar bir kullanımı da vasattır. Yanımdaki koltukta
oturan Bilgesu Erenus’un kışkırtıcılığı, rahatsız etme eğilimi sahicidir, vasat
kültürünü yıkmak onun da niyetidir. Başının beladan eksik olmayışının sebebi de
budur. Sistemi yıkmayı hedefleyen, önce vasat kültürünü hedef almalıdır da ondan.
Mill,
On Liberty adlı yapıtında özgürlüğün sınırlarını belirlemiş ve bana göre bir yanılsama
ve suistimale müsait araç olan özgürlük başkasının haklarına zarar, hasar vermemelidir
demiş. Vasat kültürünün destekliği ve iyi sebeplere dayalı savaşlara da çirkin diyemeyen
Mill, kendi argümanı ile çeliştiğini “iyinin” ne olduğu konusunda yetkeyi kendi
tarafına çekerken eminim fark etmiştir. Bu zihniyeti besleyen Keloğlan Kara Prens’e
Karşı ya da Recep İvedik gibi yapıtlar her alanda hala üretiliyor çünkü herkes amiyane
ve özensiz kötü işleri vasat sanıyor ve vasatı görünce bu yüzden alkışlıyor.
James
Russell Lowell ne demiş: “Yasaları yapan ve insanlara tuzaklar kuran ve özgür şarkılar
yoluna silahları döşeyen ve buraya kadar, buradan öte gitmek
yok, haddini bil diyen
vasatlıktır.” Vasat kültürünün iktidarın en büyük silahlarından biri, hatta can
suyu, besi kaynağı olduğunun farkına varış yabancılaşmaya kayıt yaptırmayı da gerektirebilir.
Öfkesini yitirenin alkolizm, uyuşturucu, intihar vb. yollarda çıkışı bulmasının
nedenlerinden biri budur. Haliyle de, kaçış, sorunu görmezden gelmek, bir kısır
döngüyü vasat kültürünün olmazsa olmazı yapıyor.
Vasat
sayesinde iyiye umut sürer, daha kötüsü başa gelmesin diye vasat baş tacı edilir. Emniyet müdürlüğü önünde ona gündüz gözüyle asılan polis memuruna, “işim var şimdi!”
diye karşılık veren travesti bu yüzden vasat değildir. Ama sistemin atıklaştırdığı
insanlarımızı azizleştirme eğilimi de yanlıştır çünkü vasatı besler.
Özgürlük,
adalet istiyoruz bu vasat kültürü içinde debelenirken, oysa suyumuz yok içmeye…
Millet, ayna imgesini bunun için klişe bulur. “Eleanor Rigby” de Beatles mıydı,
“Aaa şu yalnız insanlara baak!” diyen. Kulağımı tıkayamadığıma göre, Tanita Tikaram
dinleyeyim: “Twist in my sobriety” şarkısında Allahın her kulunun seyahat ayakkabıları
olmalı diyor ya deli karı. Temelli bir yola çıkmadan önceki hayalim, Tikaram, Björk
ve Tracey Chapman ile yağ satarım, bal satarım oynamak Cihangir’deki musalla taşının
etrafında. Hayatın orta yerindeki bu taş, müstehzi taş “Vasata teslim olma!” diyor.
Milliyet Sanat Mayıs 2008
|