| VANİLYALI
İDEOLOJİ:
AMERİKAN POPÜLER İMGELERİ VE KÜRESEL BELLEK
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i marsûs-ı havâtır, ulu mabed;
Ey gırre sütunlar ki birer div-i mukayyed,
Mâzileri âtilere nakletmeye me’mûr;
Tevfik Fikret, “Sis”
Hâlâ o cehalet, o tecahül ve o techil!
Tevfik Fikret, “Doksan Beşe Doğru”
Buradaki
amacım yükselen Amerikan değerleri ile yerleştirilmeye çalışılan
Amerika merkezli küresel belleğin belli başlı imge, simge ya da
göstergelerine dikkat çekmek ve 11 Eylül 2001 öncesi ve sonrası
dünyanın gerçekliği, gerçekleri algılama becerilerinin nasıl şekillendirildiğine
ya da yeniden nasıl yapılandırıldığına ışık tutmaktır.
1.
Küre ne demektir? Kolektif bellekte neleri çağrıştırır?
Küre;
1.1.
Bütündür, tamdır, tastamamdır; onu bütün kılan her parçanın da
önemli olduğunu da yapısı itibarı ile simgeler. Mutlak birliğin
ve tekliğin (güneşin de) simgesi olan daireden (çemberden) sonsuz
sayıda barındırır içinde. Bilyanın üstündeki bir çentik yüzünden
pürüzsüz bütünselliğinden ya da kars kaşarı tekerinden koparılmış
bir dilim yüzünden bütünün bozulmuş olduğunu görmezden gelemeyiz.
Dolayısıyla çember, mistik “merkez” kavramına bağlıdır. İnsanın
varoluşunu anlamlı bir şekilde sürdürebilmesi için bir merkezi
olmalıdır düşüncesi, merkezini yitirmiş olmanın yabancılaşma ile
eşdeğer tutulması bu yüzdendir ve siyasette 11 Eylül öncesinde
Huntington’ın çekirdek devlet iddiası da bundandır. İktidar peşinde
koşmayı da dert edinmiş insan, merkezimi yitirmeyeyim derken aynı
zamanda da bir bütünün merkezini ele geçirmeye de çalışır. Bu
noktada işte, Huntington Hıristiyan-ABD çekirdekli küreselleşme
gerçekleşirken, onu oluşturan binlerce irili ufaklı çemberler,
kürecikler içinde yer alması gereken bir Müslüman öteki gücün,
bütünün çekirdeklik, merkezlik rolüne Türkiye’nin soyunması gerektiğini
söyleyerek eşeğin aklına karpuz kabuğunu bir kez daha düşürür;
1.2.
Neo-platonik düşüncede şekil olarak ruhu, tini simgeler; dört
temel element (su, ateş, hava, toprak) bu tini oluşturan alt kürelerdir;
bu yüzden astroloji ve burçların hangi gruptan olduklarını tartışmak
askerlik ya da okul anılarını paylaşmak gibi haz veren sohbet
konuları ve dolayısıyla da iletişim aracıdır, ama aynı zamanda
da kahramanın amacına, yolun sonunda elde etmesi gerekene ulaşması
için gerekli serüvenler dizisi içinde karşısına çıkan düşmanlarının
bu alt kürelerden olması da kaçınılmazdır, kahramanın tüm alt
kürelerin özelliklerini kendisinde buluşturduğu anda ermesi, bilgeleşmesi,
doğruyu, güzeli bulması, kendine ya da dünyanın, evrenin, varoluşun
bir sırrına vakıf olması, ya da gönül gözüyle görebilmeyi öğrenmesi
için, tinsel arınma, tinsel yeniden oluşum ile yeniden doğuşu
hak edeceği kesindir.
Bu yolda da kahraman mitik ya da evrensel kalıp gereği üç evrede
toplayabileceğim bir yolculuktan geçer.
1.2.1.
Birinci Evre: Kahraman cahildir, küstahtır, bilgiden, içgüdüsel
yetilerden, örneğin altıncı histen mahrumdur. Kendini bilmemektedir.
Toydur, torlaktır, nefsinin kölesidir, mal mülk, para canlısıdır.
Bulunduğu yerden, evinden, yuvasından, memleketinden hoşnut değildir,
burası ona dardır, huzursuzdur; bir yolunu bulup mutluluğu, ya
da parayı, şan şöhreti, prensini ya da prensesini aramalıdır;
aradığı her ne ise, ya da her şey oradadır. (Theodore Dreiser’ın
Sister Carrie adlı romanında olduğu gibi). Bazen de bir çağrı
alır, bir his ile yerinden kalkıp yola, bir serüvene koyulmak
gelir içinden (Paul Auster’ın Cam Kent’inde olduğu gibi) ya da
kuraklık, kıtlık yüzünden bolluk ve hayaller diyarı Kaliforniya’ya
gitmelidir (Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde Joad Ailesi’nin yaptığı
gibi);
1.2.2.
İkinci Evre: Bu evrede kahramanımız çeşitli acılara gark olur,
talihsizliklerden yılmaz, teslim olmaz, yaralarından güç kazanır,
hatta yaraları onun tinsel büsbütünlük anlamındaki küreyi elde
edebilmesi için şarttır da, yanlışlar yapar, yapabilir, nefsine
yenik düşer, düşebilir, insandır; ama genellikle mentor denen
bir akıl hocası, babası, ağa kadın, bilge büyücü gibi tiplerin
verdiği öğütlerle doğru yolu önünde sonunda bulur ve bu arafta
onu yoldan çıkarmayı çalışan bütün kötüleri alt eder.
1.2.3.
Üçüncü Evre: Bu evreye epifani evresi de denebilir. Kahramanımızın
gerçeğe ayma dönemidir. Farkına varmak dönemidir. Yolun başındaki
halinin nafile bir hal olduğunu anlamakla başlayan ve acılarla
da iyice pekişen, pişen birey bu evrede son ve ciddi kararını
verir. Ya yaşamı yeğler ve toplum ile, öteki ya da ötekilerle
kaynaşır, birey olarak başkalaşır, dönüşmüştür; eskiden ödleğin
teki iken şimdi kahramandır, eskiden fahişe iken şimdi melektir,
eskiden cahilken şimdi bilgedir vb., ve yuvasını yitirmişse bulur,
ya da yeniden yapar; ya da dışarda olduğunun iyice ayırdına varıp
bir kaçış yolu bulur ya da kendini ait olmadığı bütünün dışına
atar; toplum ile ötekiler ile uzlaşmayı, kaynaşmayı reddeder.
Artık onun için hedonizm, bedenin arzularına ya da nefsine teslimiyet
(Toni Morrison’ın Sula’sında olduğu gibi), paranoya, obsesif kompalsif
davranışlar gibi birtakım akıl hastalıkları ve sanrılar ile de
beslenen alkol ya da uyuşturucu bağımlılığı, nihai olarak da delilik
(Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı, Charlotte Perkins Gilman’ın
“Sarı Duvarkağıdı”, Toni Morrison’ın En Mavi Göz’ünde olduğu gibi)
ya da intiharı, ve/ya da bir çeşit ölüm hali (Melville’in Katip
Bartleby’sinin topluma, kendisine, bedenine yabancılaşarak yemeden
içmeden kesilip hapishanede uyuyormuş gibi usulca ölmesi) onun
için kaçınılmazdır. Kimi zaman, örneğin yine Oskar ile taçlandırılılan
Kaplan ve Ejderha filminde bu evrede ölüm epifani yolundaki torlak
öğrenicinin mistik bir inanış ile kendini yok etmesiyle de bitebilir.
Bir dilek tutulur ve beyazlar içindeki bir sisin içine, boşluğa,
bilinmeyen o bütün ile birleşmek üzere, ya da umuduyla kendisini
boşluğa bırakan esas kız dağdan aşağıya düşerken (uçarken?), Amerikan
filmlerinde neredeyse bütün düşenler gibi çarmıha gerilmiş İsa’yı
anımsatmak üzere haç işareti oluşturarak, yani kollarını yana
açarak düşer. 1492 filminde Amerika’yı dünyanın başına çorap niyetine
saran ve Yeni Kudüs’ü bulan, bu yüzden de İsa gibi iyilik timsali
mutlak yolcu, arayıcı gibi yansıtılan Kristof Kolomb’un bütün
günahlarını üstlensin diye yaratılan kötü kumandan da Kolomb onu
bir tepede kıstırınca teslim olmak yerine kendisini uçurumdan
aşağı—bedeni yine haç şeklindedir—bırakır. O İsa mesih gibi değildir,
deccaldir, deccalin beden bulmuş halidir (anti-Christ), yani neredeyse
bütün Amerikalıların 21. yüzyıla girerken geleceğine ve dünyayı
ele geçirip hepimizin canına okuyacağına inandığı şeytanın suretlerinden
biridir. Matrix filminde, bu yüzden adı önce Anderson olan Keanu
Reeves, gerçeğe ayma yolculuğu sırasında evrim geçirirken adı
da Neo olur ve eski İsa figürü olan Morpheus’u kurtarmaya çalışırken
ve bunu başarırken kendisi İsalaşır ve filmin sonunda süpermen
gibi uçar, yekpare bir kurtarıcı varlık kimliğiyle. Hıristiyan
belleğinde, özellikle de Püriten kökenli, ya da Kalvinist dini
öğretiye kendini kaptırmışların inandığı üzere, tabir caizdir,
“Adem elmayı yiyince, insanlık ayvayı yemiştir.” Bir başka deyişle,
insanoğlu Adem’in elmayı yemesi ile Cennetten Kovulma’nın (“fall”=düşmek)
suçluluk duygusunu ilelebet taşımak üzere suçlu ve günahkâr doğar.
Bu dünya araftır ve ancak seçilmişler cenneti, ya da yeniden doğuşu
hak ederler. Seçilmiş olup olmadığımızı da bilemeyiz; iyisi mi
dinibütün Hıristiyan olalım, dinin vecibelerini yerine getirelim,
denmektedir. Vanilla Sky benzeri filmlerde düşmek bu yüzden simgesel
bir edimdir ve cennetten kovulmayı anıştırır. Dolayısı ile, filmin
başlangıcında olduğu gibi “Open your eyes” repliği ile bitmesi
yeniden doğuş muştusu taşıdığı gibi yaşadığımızı düşündüğümüz,
sandığımız bu gerçeklikler dünyasının aslında yanılsamalar, karabasanlar,
sanrılardan ibaret olduğunu da Platon’un izini sürerek romantiklerin
de altını çizdiği gerçek ne kadar gerçek, gerçeği bilemeyiz, burası
gölgeler dünyası mesajları geçmektedir izleyene. Matrix’de de
durum farklı değildir. Filmin başından sonuna sürekli olarak bir
yerlerden düşen ya da düşme tehlikesi geçiren ve Neo olduğuna
inandığı anda, ya da kurtarıcı olduğu anda mesihleşen Neo’nun
yere değil de yukarı doğru uçması bundandır. Filmin bitişi ile
Neo’nun yeniden doğuşu, seçilmiş olduğunun altı çizilmiştir.
Bu evrensel, mitik örüntüde yol ya da yolculuk genellikle kaçınılmazdır.
Amerikan yapıtlarında apokaliptik düşünce (hatta ideoloji de diyebilirim
buna) yol örüntüsü içinde sunulur. Çoğunlukla bir otomobil içinde
yapılır bu yolculuk (Thelma & Louise, Kerouac’ın Yol romanı
vb.). Otomobil Amerikan yaşam tarzının olmazsa olmaz simgelerindendir
ve Amerikan karakterinin önde gelen karakteristiği diye sunulan
özgürlüğün aracı ya da göstergesidir hep. Aşağıda örnekleyeceğim
başka yan simgelerle, ya da İncil mitleriyle de desteklenen yol
ve benzeri anlatı kalıpları, örüntüleri alegorik anlatı tarzıyla,
kinayelerle, cinaslarla, ya da popüler imgeler, simgeler, yüzler,
göstergeler, sesler, efektler ile belleğin omurgasını oluşturur.
Korkular, umutlar, sevinçler hep bu yolla tavına getirilir ve
okuyucunun, izleyicinin empati kurup katarsisten geçmesi ve korkularından,
acılarından hiç değilse o roman, o film boyunca kurtulması sağlanır.
Bu kalıp küreselleşme yolunda hizmet veren anlatının bel kemiğidir.
Çünkü hiçbir başka anlama gelmese dahi, keşiflere açık olduğunu
biliriz. Özlemle, hasretle seyahat ederiz, yola çıkarız, karşımıza
çıkan yaşantılara kendimizi maruz bırakırız. Yaşantısal bilgiyi
yeğleriz, çünkü başkasının öğüdüne kulak asmaktansa, ya da kitabî
bilgiyi değerli addetmektense, edimle öğrenmeyi, emek vererek,
ya da canımız yanarak öğrendiğimizi yoktan icat edilmiş bir bilgi
gibi, biraz da kendimizi seçilmiş, özel hissederek bulmayı, ya
da üretmeyi yeğleriz. Yolun sonunda, dünya, insanlar ve tabii
ki kendimizle ilgili keşifler yapar ve yuvaya döneriz. Uçmak,
yüzmek, koşmak, düş görmek de yolculuk anlamına gelen başka eylemlerdir.
Başta anadan, aileden, yuvadan kopuş olabilir, ama sonunda, kalıp
gereği, yuva yeniden oluşturulmalıdır çünkü aksi takdirde birey
yok olur. Yuva, arketipik olarak kutsal topraklara ya da merkeze
gidişi akla getirir. Ama temelde aslolan arayıştır ki bu da evrimi
kabullenmiş olmayı gösterir.
1.3.
Simyada kara küre ana, temel madde simgesi, ya da kanat takılırsa
da tinsel,
hatta inançla ilintisi kurulabilen bir hareket ve evrimi simgeler.
Harry Potter’da cadılık öğrenimi sırasında iyi ruhlu cadı adayı
yeniyetmelerhasım takımla süpürgeler üzerinde maç yaparlarken
mitik kalıpların kahraman olma yolunda yeniyetme adayı Harry Potter’ın
öğrenme süreci içindeki araf döneminde yapılan maç sırasında ruhları
ya da canları varmış gibi karakterize edilen toplardan en kıymetlisini,
yani en çok puan getirenini, kanatlı minik topu, yakalayıp yakalayamayacağı
oyunun doruk noktasını oluşturur. Potter, o topu yani tanrıyı
ve evrimi kapıp maçı kazanır; inanca ve sürekli değişim güvencesine
sırtını dayayarak (Bob Dylan’ın Vietnam Savaşı sırasında bu kalıbı,
miti eleştiren “With God on Our Side” adlı şarkısını anımsayalım)
arkadaşlarının gözdesi olur, öteki takımın-ki evrensel ya da mitik
kalıp gereği iyi-kötü çatışması içinde kötü cadılardır onlar-ürktüğü
bir kişi olduğu gibi, filmi izleyen küçük beyinlere Amerikan Hülyasının
temel ilkelerinden birini de alt metinde, kola gizli reklamı gibi
aşılar: Hayatta turnayı gözünden vurmak gerekir, bu yolda her
çeşit afacanlık, pragmatik, ya da oportünistçe eylem, edepsizlik,
hile, hatta kimi başka Hollywood yapımlarında sonuç iyi olacaksa,
milletin, çoğunluğun, vatanın, bayrağımın hayrına olacaksa hırsızlık,
cinayet, hatta kıyım vb. mübahtır fikri iletilir; hasımını köşeye
kıstırıp etkisiz hale getirmek gerekir. Tansu Çiller’in Susurluk
oyuncularını kahraman mertebesine çıkarması aynı siyasi ortak
belleğin sonucudur; 2002 yılının En İyi Film Oskar ödülünü kazanan
A Beautiful Mind (Akıl Oyunları) filminde şizofren John Nash’in
içindeki ötekileri tümüyle ortadan kaldırmayışı, ötekileri etkisiz
halde görüp onlara karşın ya da onları etkisiz hale getirip yaşama
sanatını öğrenmiş olma gerekliliği bundandır; çünkü hasım ya da
öteki olmalıdır; olmalıdır ki o yapıtın empati kurarak can bellediğimiz
kahramanın, yani esas oğlan ya da kadının imrenilip tercih edilesi,
peşinden gidilesi, hatta kölesi olmaktan mutluluk duyulası ideal
bir yaratık olduğu sonucuna varılır.
1.4.
Kusursuzluk ve mutluluk simgesidir de. Neden? Çünkü köşeleri ve
kenarları
yoktur. Köşeler ve kenarlar hoş olmayan durumları, güçlükleri
ve engelleri simgelerler de ondan. (Yin/Yang’da olduğu gibi karşıtlıklar
bir bütün içinde barınır, bütün kendi içinde her ikisini de besler).
Kimi mandalaların (Hinduca’da daire demektir) dairelerinin içinde
kare oluşu da kendi içinde tastamam olmamış ve çok yönlü, çoklu
bir yapıyı simgeler. Daire kareleri tamamlar, bütünselleştirir.
Hiçbir mandala birbirinin aynısı değildir (Kar taneleri, parmak
izleri, DNA gibi). Her biri ayrı ayrı biriciktir. Dolayısı ile,
bellekteki bu “mutlak doğru” bireyin biricikliğini, her insanın
evren içinde vazgeçilmez bir yeri olduğunu, Amerikan yapıtlarında
da, özellikle Emerson, Thoreau gibi aşkıncı düşünürlerin on dokuzuncu
yüzyılda yerleştirdiği gibi, kişinin öz saygısını, kendine güvenini
geliştirmesi için bilmesi sine qua non (olmazsa olmaz) bir “gerçektir.”
Bu gerçeğe ayan kahraman (epifani), önünde sonunda geldiği yol
ayrımlarında, hayatın kavşaklarında doğru seçimleri, tercihleri
(genellikle de, Whitman ya da Frost gibi şairlerin de onayladığı
üzere, Jim Jarmusch’un kimi filmlerinde bile az aşınmış, ya da
hiç gidilmemiş yolları seçerek ve yeni keşifleri göze alarak)
yapar ki birey olsun.
1.5. Çember (daire) ve çemberlerden oluşan küre, yapısı gereği
ilkin bir merkezi olması gerektiğini getirir akla. Jung’a göre
mandala özerk bir psijik durumu simgeler, o çekirdeğin etrafında
ise bilgisine doğrudan ulaşamayacağımız saltık bir yapı ve anlamlar
örüntülüdür. Mircea Eliade ise, mandalayı bir imago mundi (dünya
imgesi) olarak görür, yani insanın kendi benliğini, merkezini
bulma yolunda nesnel bir simgedir mandala. Labirentler de bu yüzden
vardır. İnsan merkezini arar, herkes arar ve böylece de çemberini
oluşturur ki çemberler küreyi oluştururken ben çemberi dışarda
kalmasın. Yoksa esas oğlanın içindeki öteki ve doppelgangeri ile
didişmesi gerekecektir, kendisine “tuhaf,” “meczup” “ayrıksı”
vb. yaftalar ya da etiketler yakıştırılarak. Anthony Storr Birbaşınalık
(Solitude) adlı yapıtında toplum tarafından garip bulunan birçok
yaratıcı dahi örneği veriyor. Pi sayısı adlı filmdeki ayrıksı
dahi de rakamlarla kurduğu dünyasında tıpkı John Nash gibi bilgiyi
kötü emellilere teslim etmez.
2.
Şimdi
bu kalıpları, anlatıları besleyen önde gelen imge, simge ya da
göstergelere bakalım:
Yanıt
bulmasını ya da üzerinde kafa yorulmasını istediğim sorular, konular
şunlar: Bu imgelerin, simgelerin en yaygın olarak kullanılanları
hangileridir? Bu imgeler, simgeler, göstergeler alıcılarında nelere
hitap ediyor, neleri anıştırıp çağrıştırıyorlar? Amerika içinde
yaşayanlara neleri simgeliyorlar, dışardakilere neler diyorlar?
Bu imge, simge ya da düzeneklerin, kalıpların dışardakini, yani
ABD vatandaşı olmayanları da etkilemesi için özellikle öykü anlatma
teknikleri ve Edgar Allan Poe’nun “etkide teklik,” ya da “etkide
bütünlük” diyebileceğimiz “totality in effect” kuralı bir kez
daha önem kazanıyor. Bir Poe öyküsünü bitirdiğimizde ikiz kulelerin
uçaklarla yerle bir edilişini haberlerde izliyor gibi oluruz,
alnımızın ortasına bir yumruk yemiş gibi. Son olarak da, bu imgeler,
simgeler alıcısına ne yapıyorlar ve neler yaptırabiliyorlar?
Bu
imgeler, çağrışımları ile uzun vadede yerleşmiş olduklarından
bir tarihe, geçmişe ve kendindelikleri doğrultusunda bir belleğe
sahiptirler; kalık oluşları yüzünden iktidarın en önemli araçlarından
biridirler ve iktidarı elde etmeye, iktidarı elde tutmaya yaradıklarına
ve o iktidarın yayılma amacına hizmet ettiklerine göre, yani o
imgeler bütününün adı Amerika ise onun baki kalmasını sağladığına
göre, ve küreselleşmeyi böyle de tarif etmeyi yeğliyorsak, küreselleşme
Anglo-Sakson Batı emperyalizminin “imaj yollu” yeni adı mıdır?
Kanımca
öyledir. Popüler imgeler ve simgeler aracılığı ile Amerika daha
önce kör gözüne parmak yaptıklarını şimdi haklı çıkaracak belleği
oluşturmaktadır, hatta oluşturmuştur. Dünya ikiz kulelerin yıkılmasından
sonra Amerika’nın yandaşları ile yaptıklarını haksız diye yazmayacaktır.
“Dünyada yükselen İslamiyete, İslami teröre karşı kendi vatandaşlarının
hakkını korumaktaydı” denecektir. 11 Eylül, Babil Kulesi’nin yeniden
yıkılışı gibidir, efsanenin gerçeğe dönüşmesidir, deccalin biraz
gecikmeli olsa da kendini göstermesidir. Şeytana, onun işlerine
gözümüzü dört açmalıyız yoksa yuvamızı tam orta yerinden, yani
bizi can evimizden vurabilir. Nitekim, Dünya Ticaret Merkezi’nin
(yani, dünya kapitalizminin dolar can evi, Kabe’si) Hollywood’un
hayalgücünü de aşarak yıkılmış, Amerikalı bir kez daha hiçbir
zaman tam anlamıyla güvenli olamayacağını düşünerek, vatanperverlik
adına kızılca kıyamet kopuyor kışkırtmalarıyla çanak tutulan kıyacı
milliyetçiliğe teslim olmuştur. Bu yüzden de, 11 Eylül’ün komplo
kuramlarının şahikası görüşleri son derece akla yatkın geliyor.
2.1. Bayrak: Milliyetçilik, vatanperverlik, yurtseverlik, ulusseverlik
ve bu anlamda da o ulusun bütünselliğini, birlikteliğini simgeler.
Robert Redford’ın İsa-vari fedakâr vatanperver asker olarak Son
Kale’de ölmeden az önce Ulubatlı Hasan gibi sancağı göndere çekebilmesi,
üstelik de ters değil düz, yani başımız dertte değil anlamına,
sonucunda neredeyse bütün izleyicilerin Amerikan bayrağına bakarak
ayağa kalkmasına neden olacak diye ödüm kopmuştu. Bu filmde yücelen,
bayrağın gönderde kalabilmesi için hayatını feda etmekten çekinmeyen
asker eskisi kumandan Amerikalının sağlam geçmişidir, örnek alınası
Amerikan tarihini simgeler; 2002’de Halle Berry’ye En İyi Kadın
Oyuncu Oskar’ını getiren Kesişen Yollar’da (Monster’s Ball) ise
ırkçı dede bu bayrağa ve onun simgelediği tarihe leke sürdüğü
için kendi başına ölsün diye, huzurevinde sessizce ölüme terkedilmeyi
hak eder.
Bayrağın
ilintili olduğu temel içgüdü hayatta kalmak, ulus olarak bölünmez
bütünselliğin varlığını sürdürmesi gerekliğini de simgeler. (Bu
yüzden ilkokul antlarında da yer alan “Varlığım varlığına armağan
olsun!” diye coşkuyla bağırırız çünkü bu bayrak uğrunda can veren
olduğu için bayraktır ve bu vatan uğrunda can veren olduğu için
vatandır. Oysa hayatta kalma içgüdüsü en ilkel ve öncül olandır;
Zola gibi doğalcılara göre, diğer dürtüler ya da içgüdüler açlık,
korku ve sekstir. Dolayısı ile, bir kişi temel içgüdülerinin söylediklerine
kulak asmayıp vatanı uğruna kahramanca bir edim içine giriyorsa,
bu edim o kişiyi evliyalaştırır, azizleştirir, hatta peygamberleştirir,
uğruna canını verdiği vatanın da kutsal emanet gibi korunması
gereğinin altını bir kez daha çizer onun edimi. Cesuryürek’in
sonunda William Wallace’ın (Mel Gibson) “Özgürlüüük!” diye haykırarak
boynunu vurdurtmayı göze alışı gerçek bir kahramana yakışır bir
seçimdir. İskoçların milli kahramanı yine Mel Gibson yönetiminde
bütün dünyada aylarca vizyondan inmeyen bir gişe klasiği olarak
sinema tarihine bu yüzden kaydolur. Geçmişindeki İngiliz hegomonyasına,
Kral George ve zulmüne başkaldırı sonucu başlatılan ve 1776 yılında
bağımsız Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulması ile sonuçlanan
süreçte çizgi romanlarla da çocukluğumuzun kahramanları Çelik
Bilek, Tommiks, Zagor gibi kahramanlar İskoç, ya da İrlandalı
mazlumların ırkından, yani Anglo-Sakson Protestan beyaz (WASP)
Amerikalıların öğretilerini taşırlar kuşaktan kuşağa. Amerikalı
bu belleği tazeleyip, yeniden ve yeniden dünya önüne sunmak zorundadır,
sürekli değişen bir sosyo-fugal’i dimdik ayakta tutabilmek için
de simgelerin başında bayrağı göz önünden hiç ayırmamalıdır.
Amerikalı’nın
tarihi 1492’deki kayda geçen keşif (oysa binlerce yıl önce Vikingler
ya da İrlandalı balıkçıların okyanusu aşıp Amerika’ya varabildiği
arkeolojik bulgularla kanıtlanmıştır) ardından 1607’de Mayflower
adlı gemi ile ilk sömürgecilerin (Püriten öncülerin, sofu göçmenlerin)
teokrasiyi Amerika’ya yerleştirmesi ile başlar. Amerikalı, Amerika
kıtasını doğudan batıya fethetme (frontier) tarihi boyunca yabancı
topraklarda cennet mekânı bulmanın bedelini güvensizlik duygusu
ile ve ulusal bir paranoya ile ödemiştir, ya da sistem bu paranoya
üzerine kurulduğu için Amerika’nın hayatta kalmak değil de, baki
olmak amacını daha rahat gerçekleştirebilmesini sağlayacak meta-tarih
yazılmıştır. Faulkner’ın Nobel ödülünü alırken insanoğlunun hedefi
diye gösterdiği, hayatta kalmak değil, baki kalmaktır (to prevail),
Amerikalının asıl amacı.
Bugünlerde,
eskilerde emperyalizm dediğimize yeni bir ad buldular: İmparatorluk.
Yeni Marksizm de denen bu kavram aslında yeni değil. Hollywood’un
birdenbire Roma efsaneleri ile Amerikan değerlerini örtüştürdüğü
Gladyatör filmini Oskar ödüllerine boğması boşuna değildir. (Bu
arada, Oskar’dan önce verilen bir başka Amerikan sinema-TV ödülünün
de “Altın Küre” olduğunu da anımsayalım). Amerika, antik Yunan
ve Roma değerlerini kendi temelleri için ödünç alıp potasında
eritip kendisininmiş gibi sunmaktadır. Görkem sadece Amerikalıya
özgüymüş gibi pazarlanmaktadır. Geçmişin görkemini bugüne taşırken
ithal kültüren ürünlerini Amerikanlaştırmayı başarmıştır ABD.
Küreselleşme de, geçmiş olsun, bu yüzden yerleşmektedir. Hatta
yerleşmiş, gerçekleşmiştir. İnternet, cep telefonları, uydulardan
izlenebiliyor olmamız bunun yeterli kanıtlarıdır. Son Kale filmiyle
tartışılabilecek yeni fikir ise, Amerika’nın bu liberal-milliyetçilik
tanımından sıyrılıp yeni bir ulus-üstü hukukun, zalim rejime karşı
çıkmayı onaylayan, yani müdahale hakkını tanıyan—gerekirse uğrunda
can verilir tabii ki—yeni ve daha iyi/adil bir düzenin, emperyalist
gibi görünmeyen bir rejimin gelmesi gerekir.
Bu
zorbanın, bu kötünün imhasının ya da etkisiz hale getirilmesinin
herkesçe kabul görmesi için iyinin, küreselleşmiş dünyanın çekirdek
ülkesinin ya da yandaşlarının küresel olaraktan kabul görebilmesi
için de meşruluğu ya da kimliği evrensel imge ve simgelere dayanmalıdır.
(Bayrak bu yüzden göndere ters çekilmez! Yarıya belki indirilir.
Ama başım dertte anlamına imparatorluğun bayrağı göndere ters
çekilemez.) Amerika bu imge ve simgeleri topraklarına dünyanın
her yanından iki yüz yıldır toplamaktadır; bayrağın renkleri bile
tıpkı Özgürlük Abidesi (“Hürriyet Teyze”) gibi Fransa’dan mülhemdir,
ithaldir (Kieslowski’nin Mavi, Beyaz, Kırmızı üçlemesini de anımsayalım).
Renk
simgeciliğinde, Fransız bayrağı ile aynı renkler vardır Amerikan
bayrağında. Temel 7 renkten beyaz, mavi ve kırmızı. (7 de ayrıca
tılsımlı bir rakamdır. Yunancada 7 ünlü vardır, müzikte 7 nota,
gökler 7 kattır vb. Böylece Amerika antik Yunan ve Roma imparatorluklarından
simge ve imge dizgelerine dayanak aramasının bir sonucu olarak
bu renkleri bulmuştur, Fransız devrimini de üstelik yanına almıştır).
Beyaz ve kırmızı sıcak “ilerlemeci” renklerdir. Asimilasyon (özümsenme)
süreçlerini, hareketi çağrıştırır. Mavi ise ikinci grup soğuk
renklerdendir ve ayrışmayı (disimilasyon) anıştıran ve insanın
ilerleyişine ket bir renktir; bu anlam mavi renginin hüzün vb.
çağrışımları ile de desteklenir. (Blues müziğinin acılara gark
olmuş zencilerin kölelik dönemlerinden kaynaklanması bu yüzdendir.)
Haliyle de, hüzünle de olsa bu renklerin simgesel bütünlüğüne
ait olmak gerekliliği fikrini benimsetir Amerikalıya.
Bayraktaki
yıldızlara gelince; yıldız kalıktır, sabittir. Uzak olmasına uzaktır
ama uzansan dokunacaksın hissini de verir. Güvendir, düzendir,
devlet gibidir yıldız. Bayrağına bakan Amerikalı, onun kutsîlikten
uzak ama kutsîliği içinde lâikçe barındıran bir simge olduğunu
bilir. Ralph Waldo Emerson şöyle demiş:
Yarınları, geleceği düşündüğümüzde, yarını düşündüğümde, senin
bütün inançlar
dizgeni, bütün inanç dizgelerini ve tüm ulusların bütün literatürlerini
alt üst edecek bir
güç yatıyor. (In the thought of tomorrow, there is a power to
upheave all thy creed, all
the creeds, all the literatures of the nations.)
Bir
dediği bir başka dediği ile hep çelişen, bu özelliği ile de ünlenmiş
Emerson’ın ima ettiği muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil
kanda mevcuttur iletisinden pek de farklı değildir. O halde, bayrağın
simgelediği, yani “I am an American” diyebilmenin anlamı şudur:
“Damarımdaki kan hangi kökenden olursa olsun asildir.” Hal böyle
olunca, asil kanlardan oluşma bu göçmenler diyarı, bu bütün daha
da asildir.
2.2. Lady Liberty: Amerikan filmlerinde kendini bir şekilde gösteren
bu Fransa doğumlu heykel kucağı ve cömertçe açık anaç rahim bir
rehberdir, yol göstericidir. Yunan mitlerindeki adalet, bilgi
ve ışık tutan tanrıçaların hepsinin bir bileşimi gibidir bu teyze
ve göçmenleri kim olursa olsun ayrım gözetmeksizin kabul edeceği
vaadini giriş katında duvara çakılı bulunan Emma Lazarus’un şiirinde
de söyler. Kayıtsız şartsız kabul edilip sevilmek ancak ve ancak
ana kucağında bulunabilir. Özgürlük Anıtı ya da Heykeli, “Miss
Liberty” diye insanlaştırılan, ya da aşinalaştırılıp akraba ya
da komşumuz gibileştirilen heykel özgürlük/ hürriyet sözcüğünün
önündeki bekâr anlamına gelen “Miss” etiketi ile de bakireliği
ima eder. Hıristiyan simgeleminde ancak bir bakirenin yaklaşabileceği
ve masum ve kırılgan bakirelerle konuşan mitolojik tek boynuzlu
ata (unicorn) yaklaşabilen ya da onun sayesinde başı dertten kurtulan
Harry Potter da gökten zembille inmiş gibi doğumu ile İsa’yı anıştırır
ve ancak özgürlüğünü yitirmemeyi, kendine güveni öğrenip diğer
çocuklarla takım (voltran) kurup dayanışmayı sağladığında başarılı
olur. Masallardan, fabl’lardan da izler taşıyan bu yapılanma sonucunda
köklerinden kopmuş birçok öksüz-yetim, dünyanın kim bilir nerelerinden
koşup Amerika’ya gelen onca insan bu bakirenin bir ana gibi onlara
kucak açacağına inanır.
2.3. New York: Küreselleşmenin, belki idari değil ama, kesinlikle
kültürel, ekonomik vb. başkenti. New Ne demektir? Yeni. York ise
Şehir demektir ve İngiltere’de bir yer adıdır. Amerikalı kıtayı
ele geçirirken oluşturduğu yeni kolonilere, kasabalara, kentlere
eski memleketinin adının başına bir “new” sıfatı ekleyerek mazisini,
geçmişini ya da kimliğine ilişkin mirası da Amerika’ya taşıdığını
ifade etmektedir. Bu kadar vurgudan sonra “Amerika’nın başkenti
neresidir?” diye sorsak Washington D.C. değil de New York’tur
deriz çocuksu oyunlarımızda. Amerika’ya kendini ait hissetmek
isteyen yeni insanı (Matrix’teki Neo gibi) köksüzlük hissinden
kurtaracak yeni merkezidir New York. Bilgi, eğlence, kısacası
hayat ile ilintilenebilecek her şey bu şehirde topyekün vardır.
Ana rahmi gibidir New York. Fıkra belki ama bilgiden ne anlaşılacağı
konusunda da ipucu veriyor. Nedir bilgi? Anımsadığımdır. Monet’nin
vanilyalı gökyüzüdür. Monet diye birini ben Tom Cruise’un odasında
gördüm. Öyleyse, Monet bir Amerikalı ressamdır. Narsisist imparatorluğun
New York ben-merkezli yerleşikliği 11 Eylül’den sonra hız kazanırken
imparatorun mekânlarında imparatorluk fikri ve türevleri ya da
paradigmaları beyinlere işlenmeye devam edecektir. Vanilla Sky’da
Tom Cruise’dan yeni bir İkarus yaratılmış ve bellekteki çirkin
ama iyi kahramanları anımsatan ve öteki benimizle savaşımı halletmeden
kendimizi olumlayamayacağımızı da anımsatılmıştır; filmin finalinde
ana karakterler New York’ta olmayan bir binanın tepesine çıkarlar.
New York’ta yıkılan kuleler yerine hayali, lazer ışınlı yenileri
kurulmuştur. İmparatorluğun varisi için tek uyarı şudur: Open
Your Eyes. (Gözünü dört aç) Sevgilisi de hispanic’tir. Zencilerden,
Yahudilerden sonra voltranı oluşturacak sıradaki göçmen İspanyol
asıllı Amerikalılardır.)
2. 3.1. Empire State Building: New York’ta belki Chrysler Building
daha estetiktir, ama Empire sözcüğüne daha uygun, daha eski ve
sağlam izlenimi veren bina budur. Sağlam görüntülü, Migros benzeri
yerler için de geçerlidir ki böyle binalar kapalı kapılar ardındaki
cemaatlerin yeni mekânlarıdır. Bu bina, İmparatorluk fikrini hem
bellekte tutmuştur, hem de bu fikrin süreğenliğini muştulamaktadır.
İmparator devlet, küreselleşme aklanınca, onanacak, taçlanacak,
bizden biri olacaktır.
İmparatorluk anlayışı içinde hep daha büyük, daha geniş, daha
pahalı, daha olan ve nadir, hatta tek olan ne ise onu istemek
ve mümkünse ona sahip olmak vardır. Bu konuda serüven filmleri
yapar Hollywood ve gene belleğimizdeki bu açgözlü olmak yüceliktir,
ben de kendimi kral gibi hissederim o zaman yanılgısının uzantısı
olarak daha büyük binalar yapmak gerekliliği de yer alır. Las
Vegas benzeri küresel lunaparklardaki otellerin hep daha büyük
olmayı hedeflemesi bundandır.
2.3.2. Times Meydanı: Yukarda sözü edilenlere ilaveten, kentin
arenasıdır bu meydan. Kızılay gibi, Taksim gibi, insanların kolektif
bütünü, o bütünün bir parçası olduklarını anladıkları agoradır,
Anadolu kasabalarındaki “Hökümet Meydanıdır”; kent sakinlerinin
bilinçaltında yoklamalarının yapıldığı ve varlıklarının onandığı
bir yerdir, dünyanın kalbi orada atar ve dolayısı ile de bu akışkan,
hatta sonsuz gibi görünen zamanın yeni milenyumuna da orada girilmelidir.
Bu yüzden Vanilla Sky filminin ilk sahnelerinde araba sevdası
aşılayacak, gıptadan izleyeni çat diye çatlatacak Jaguar’ı ile
işe giden Tom Cruise, ortalıkta işe giden telaşlı başka insanlar
göremeyince telaşlanır, paniğe kapılır ve Times Meydanı’nın ortasında,
arabanın bırakılıp da terkedilip gidilmeyeceği tek yerde arabasını
yolun ortasında bırakır, çıkar ve çılgınca, panik içinde koşmaya
başlar, yeniden uyanana kadar tabii ki. 2000’e girerken Times
Meydanı’nın kocaman binalarından birinde “Sonumuz Yakın” (The
end is near) sloganlı bir reklam görmüştüm. Apokaliptik düşüncenin
anımsatılması gereken korkularının, umutlarının, sevinçlerinin,
protesto yürüyüşlerinin yapılması gereken yer de hep olduğu gibi
o meydandır, meydanlardır. Ortak bilinç derli toplu olduğunu o
agorada bütünün geri kalanına gösterip kanıtlamalıdır. Popüler
kültür ya da medyada ise meydanlar stüdyo içlerine taşınmış, simülasyon
arenalar, siyaset meydanları yaratılmıştır. Söylediğinizin, yaptığınızın
bir değeri, önemi olması için bu meydana çıkmak gerekir. Ya da
o meydanda bir temsilciniz olması gerekir ki sadece kanepede edilgen
izlerken bile temsil edildiğinize inanasınız ve hepten bir hiç
olduğunuzu sanmayasınız.
2.3.3. İkiz Kuleler (Dünya Ticaret Merkezi): Binalar içinde son
yıllarda ziyaret edilen diğer binalardan daha fazla ilgi görüyordu.
Hem ikiz oluşu, hem daha yüksek oluşu yüzünden daha çok ziyaretçi
çekiyordu. İkiz Kuleler bir mimari deha ürünüydü de. Birine bir
şey olursa, öteki de yıkılacaktı. İkisi yan yana, birbirlerini
destekliyorlardı. İnsanların da ikizlerinin aralarında uzun mesafeler
olsa bile birbirlerinin hastalıklarını hissetmeleri, birinin canı
yansa ötekinin de canı yanması neredeyse bilimsellik kazanmıştır.
İkiz Kuleler dolar odaklı kapitalizmin de iyi ikizleriydi. Onlar
yatay uzamda iki yüz yıl paranın kalbinin attığı Wall Street’in
iki adım ötesindeki dikey yeni mabedi olmuştu. Wall Street’in
yönettiği dolar belleği ile Amerikan Hülyası’nı gerçekleştirenler
dünyanın tepesine, ya da materyalistik Nirvana’ya ulaşmak elbette
ister. O yükseklikten dünyaya bakmak, hem o düşü gerçekleştirdiğinin,
henüz gerçekleştiremediyseniz, gerçekleştirebilme olasılığının
altının çizilmesidir, hem de tepesinden dünyaya baktığımız binanın
yanındaki ikizi gözümüze çarptığında ise, bulunduğumuz mevkiden,
konumdan düşme olasılığının da anıştırılmasıdır. Temkinli olmak
gerekir. Her an her şey olabilir. Püriten belleğimde Cennetten
kovulduysam, bu dolar mabedinden de öyle düşebilirim. Bu korkuyu
o yükseklik hemen anımsatır. O’Henry’nin “Psyche and the Psychscraper”
başlıklı öyküsünde Daisy bu korkuları yüzünden sıradan insan Joe’yu
yeğler kendisine aşık diye. Paranoyalar diyarının, ya da küreselleşmekten
artık vazgeçmeyecek yeryüzünün, başkentinin, yani bir kürenin,
bir çemberin, merkezinin de merkeziydi İkiz Kuleler. Esnafın Cuma
namazına, teraviye gittiği Kocatepe Camii gibiydi ikiz kuleler.
(İnanç, eğlence, para odaklı kurumların simge binalarının kentin
merkezi yerlerinde olması gerekir. Taksim Meydanı’na dünyanın
en büyük camiinin yapım planları da bu yüzdendir.)
2.4. McDonalds ya da diğer çokuluslu yiyecek içecek şirket simgeleri:
McDonalds’ın simgesini biliyoruz. Sert hatlarından, köşelerinden
kurtarılmış yumuşak görünümlü bir M harfi. Bu harfi tersine çevirirsek,
kakasını yapmak üzere çömmüş birinin kalçasının stilize edilmiş
halidir de. Hayatta kalmak içgüdümün gereği yemek yemek de olmazsa
olmaz bir edim ise, tersi de öyledir. Pepsi’nin reklam sloganında
söylenen tüketim ekonomisinin özünü arsızca gözümüze sokan Daha
çok iste! (Ask for more, Vadaaaa!) burada daha çok ye, daha da
ye şekline dönüşmüştür. Bu “hân-ı iştiha” bizimdir (Tevfik Fikret,
“Hân-ı Yağma”). Amerikalılar gerçekten çok yerler, çok da cömerttirler
(Peter Naess’in Eiling adlı Oscar’a aday Norveç filminden). Porsiyonları
büyüktür. Bu kocaman porsiyonları löp löp et, pıt pıt yağ olmak
üzere miğdelerimize indirirken onlarla birlikte üzerlerinde yine
çemberli şekiller, bayrak renkli küresel imge ve simgeler yer
alan kolaları da daha çok tüketiriz. Böyle yerler avamdır, ama
çoğunluk da zaten avamdır. Halkın gidebildiği, sınıf farklılığını
hissetmeyeceği bir merkez aranınca, yiyecek sektöründe McDonalds’ın
önemi daha da belirginleşir. Avamdır ama yine de markadır. Nerede
olursa olsun McDonalds’a girmek Amerika’da, dahası New York’ta
bir lokantaya girmek gibidir. Bir dünya markasını tüketiyor olmaktır
bugün insana ben bu kürenin bir parçasıyım dedirten. Bu anlamda
küreselleşmeye yıllar önce yakıştırdığım bir terimi yineleyeyim:
kokakolonileşme. Çünkü, menüde coca cola’nız (ya da Kore endeksli
futbol dolduruşunda kırmızı beyaz bayrak renkleriyle özdeşleştirilen
damardan şıranız) var; seçenekleriniz de var, normal mi olsun
diyet mi? Size hizmet veren kıza, ben pepsi istiyorum, diye tercih
bildirmek bile hoşunuza gider. Birey olduğunuzu sanırsınız, hatta
“Pardon efenim sadece koka kola var,” derse garson, o zaman orayı
terkedebilirsiniz, para sizin değil mi? Bu da tercih yapabilme
özgürlüğünüz olduğu hissini verir size. Bunun tercih olduğu öğretilmiştir
çünkü. Bu damak tadının, zevkin size öğretildiğini bilebilirsiniz,
tüketmemek gerektiğini de, sömürü düzeninin en büyük temsilcilerinden
birine teslim olduğunuza da, ama içinizdeki ötekinin sesi şunu
der: “Evet, evet haklısın ama olmuyor, namussuz çok lezzetli.”
Önce ihtiyaç yaratılır, sonra tercihleriniz sunulur. Bir kereden
bir şey olmaz dememek gerekir oysa. Bir çikolata reklamı “Once
bitten, forever smitten,” (bir ısırırsınız, ama ilelebet zokayı
yutarsınız). Ne tuhaf bir tersinlemedir ki Genesis öyküsü de (Adem
ile Havva’nın marifetleri) bunu tercihlerimiz öncesi korkular
üretmemiz için sunar. O tercihleri bir daha yapamazsam korkusu
hep ensemizdedir. Ya bir gün bu kadar çok isteyemezsem? Biraz
daha ver diyemezsem? (What if I have less more?) İngiliz romanının
19.yüzyıl devlerinden Charles Dickens’ın Oliver Twist’inde oysa,
aç ve biçare Oliver’ın kendisine lütfedilen yiyecekten biraz daha
istemesi toplum tarafından, ötekiler tarafından tepkiyle karşılanır
ve Oliver’a bir daha “biraz daha” dememesi için unutamayacağı
bir ceza verilmesi gerektiğine karar verilir.
Cennetten
kovulan Adem’in hatası bu olmuştur. Nefsine hakim olamamıştır
Adem. Bu yüzden işte Adem elmayı yiyince, insanoğlu ayvayı yemiştir.
Ama İncil mitolojisindeki belleğim Tanrı’ya inancımı tazelediği
kadar, şeytan ile özdeşleştirilen bütün edimleri de kışkırtmaktadır.
Elmanın da ayvanın da tadı pek güzeldir. Yoksa onu niye yesin
ki Adem? Hem zaten bir kez gelmişizdir dünyaya, kâm alamayacaksak
ne anlamı vardır yaşamanın? Zaten her şey yalan, yanılsama, sanrı.
Bari hedonist olayım, zevk-ü sefa’da bulayım anlamı. Çünkü ancak
o tat, o koku, o dokunuş, o ses, o imge ile bütün duyularıma hitap
eden duyusal, tensel bir dünyada yaşadığım zaman anlıyorum yaşadığımı.
Kendime yeni bir ben lazım. O ben eski benlerden birinin yeni
ambalajlı sunumu olsa da benim bu benimi yeni sanmamdır önemli
ve aslolan. Gerisi vız gelir bana. Zaten satmışım bu dünyanın
anasını, babasını; gerisi umrunda değildir.
Gerçek
tercih oysa karşı durmaktır. Sanatın her alanında ise karşı duran,
başkasının üstüne yüklediği anlamlarla nesneleşmeye karşı, başkasının
iradesine karşı direnen asi yabancılar, ama âlâsından bireyler,
bu karşı duruş yüzünden ya da sayesinde trajik sonlara toslasalar
da yücelik kazanan karakterler baştacı edilir. Tek başına yapamıyorlarsa
bu kahramanlar, düzeni korumak için voltran oluştururlar.
2.5. Voltran türevleri: Birçok epik anlatımlı Amerikan filminde
(Titanic, Gladiator) ve bilim kurgu örneği olsun olmasın apokaliptik
kurmacanın bütün ögelerini kullanan yapıtlarında (Independence
Day ile Apocalypse Now’un tersine ) güç kimdedir? Egemen olan
güç, güçlerin ortak gücüdür ve birlikten daha büyük bir güç doğar
ve kötünün icabına bakılır. (Görevimiz Tehlike ve MacGayvır dizilerinin
yeniden gösterime girmesi şaşırtıcı mıdır?). Kötü (şeytan, deccal)
hep olacaktır ki iyi, ya da iyi diye bize öğretilen baki kalsın.
Bu iyi kötü çatışması aslında hep olmalıdır çünkü maddenin doğasında
vardır bu çatışma ve egemen olanın payidar kalabilmesi için yapıldığını
bilmez gibi davranır birçok aydın ya da sanatçı (örneğin Ursula
K. LeGuin bile).
2.6. Alışveriş Mabetleri (Malls): Dostların sizi alışverişte gördüğü
merkezlerden biridir (Bizde de Migros, Carrefour, Bahause vb).
Ben oradaydım, tükettim, özgürdüm, senin de beni bunu yaparken
gördüğünü, beni orada bu işleri yaparken fark ettiğini biliyorum,
selamlaştık ya, bu beni daha da mutlu etti, diyebilmek sanal varoluş
nedenleridir, kapitalizm içinde insanın varoluşuna anlam katar.
Yeni mottomuz, düsturumuz “Tüketiyorum o halde varım” olmalıdır.
2. 7. Hollywood: Hem üçüncü temel güdümüz korkuları, hem de onların
ilaçlarını üretir bu endüstri. O ilaçları üretecek ahlâkî müdahale
dokusunu da yaratır, üretir, yeniler, tazeler. Tabii medya ile
birlikte ve de hükümet dışı örgütler de buna gizli destek verir,
ve insanlar bu kurumlarda gönüllü neferler olarak çalışırlar (Uluslararası
Af Örgütü, Oxfam, Greenpeace vb). Yardım kampanyaları, yardım
konserleri vb. hep aynı hümanist ortak doğru için vardır. Hollywood
filmleri bu örgütlerin amaçlarını sıfırlamayı ve küresel hümanist
doğrular içinde erimesini hedefler. Ortamı askeri müdahaleye hazır
etmektir amaç. Afgan harekatı da uluslararası onay gören bir polis
eylemidir, imparatorluğun ustalıkla yaptığı gibi; bir başka deyişle,
11 Eylül’ün hemen sonrasında terörist ininde vurulmuştur. Hollywood
ise, seyircisine seyretmeyi öğretir, hatta seyretme edilgenliğinin
aslında etkin bir görev olduğunu bile öğretir, reformist yapılanması
sayesinde.
2.7. 1. Oskar: Bugün birçok oyuncumuzun Oskar almayı hayal ettiği
kesindir. Marlon Brando ödülü geri çevirdiğinde tuhaf bir keyif
duyduk. Benim alamadığım ödülü (uzanamadığım koruğu) biri benden
önce aşağılamıştı, bu bana büyük keyif verdi, yaşasın Kızılderili
hakları ve Brando. Bu asilik, Brando’nun çizdiği karakterler belleğime
hiç de aykırı değil, tersine beyazperdede izlediğim gerçek oldu.
Marlon gerçekten de erkek gibi bir erkek çıktı. Hollywood ona
küstü mü? Hayır, yaptıkları tılsımından bir şey götürmedi, milyonlarca
dolarlar alarak film çevirmeyi sadece mihrap yerinde duruyor olsa
da sürdürdü kült bir oyuncu olarak, çünkü o bir simge. Sezen Aksu
da öyle, Müslüm Gürses de. Kült olmak da yanlış düzene tehdit
değildir.
2.7.2. James Dean: Marlon’un kol kanat gerilesi, çaresiz halidir.
Asi genç, başkaldıran mazlum, başınabuyruk bireydir o. Birbaşınalığını
ödül gibi yaşarken, o birbaşınalığın bedelini ödemeyi de göze
alan anti-kahramandır. Amerikan tiyatrosunda Edward Albee’nin
Hayvanat Bahçesi’ndeki Jerry’yi anımsatır. Uyumsuzdur. Uyumsuzlar
ya da Cennetin Doğusu (Steinbeck) filmlerindeki unutulmaz performansı
ile içimizdeki anlaşılamayan öteki, ilgi ve şefkat bekleyen yaramaz
ve yalnız çocuktur James Dean: “Ben bu yüzden naçar kalmışım,
okşa biraz” demeye getirir gibi süzgün süzgün bakması bundandır.
2.7.3. Marlyn Monroe: Daha sonra Sharon Stone vb bizde karşılığı
Tarkan, Sibel Can ya da Hülya Avşar benzeri seks sembolleri, herkesin
yatağına almak istediği bedendir. Malum, ikinci ya da üçüncü sıradaki
temel içgüdümüz cinsel dürtülerimizi doyurmaktır. İnsanların salyasının
neye akacağını yine imge ve simgelerle belleğe yerleştiren bir
popüler kültür makinesi vardır.
2.8. Blue Jean: İlle de Levi’s olacak, hem de 101 miydi, 105 miydi,
model numarası neydi? İnsan bedeni daha bir güzel belli ediyor
kendini onun içindeyken; Loft’un reklamında popo kıvrımını bir
saniyeliğine göstermeyi ihmal etmeyişi ve mağaza raflarına loft
giymiş genç ve güzel modeller koyuşu bundandır. Loft giyerseniz
özgürce dolaşırsınız, kabuğunuzu kırarsınız ve dünyanın keyfini
sürersiniz, hatta Matrix’teki gibi, Kaplan ve Ejderha’da olduğu
gibi İsa özellikleriyle donanır uçarsınız, ağaçlar üzerinde yerçekimine
başkaldırır göğe uçarsınız, sonsuz özgürlüğe koşarsınız, özgürce.
2.9. Las Vegas. Para çarkının dönmesi için Disneyland ve benzeri
yeni hayal ülkelerine ek olarak türünün ilk ve en büyük örneği,
eğlence sektörünün küreselliğinin en büyük kentsel mabedidir Las
Vegas. Dünyanın bütün önemli simgeleri bu kiç kenttedir. Las Vegas,
dünyanın popüler imgelerinin simülasyonlarından oluşma dev bir
matrix’tir. O binalar gezme alanlarıdır, Atatürk Orman Çiftliği’ne
giden başkasıdır, Migros’a giden başka. Galiba Maupassant idi,
Eyfel Kulesi’ne neden bu kadar sık gittiğinin gerekçesini şöyle
açıklayan: “Eyfel kulesi sadece buradan görünmüyor da ondan!”
Bu mecazi eleştiri küreselleşme için de geçerlidir. Görmemek,
ondan rahatsız olmamak için onun içinde olmak gerekir. Oradan
bakmak gerekir dışarıya. O perspektiften. Bu da tercih yapmayı,
kalacak mıyız, alıp başımızı kendimizi dışarı mı atacağız karar
vermeyi gerektirecektir.
Sonuç:
İmge
ve simgeleri çoğaltmak mümkün. Küreselleşme bir tek küreselleşmişlik
içinde görünmez, sizi şimdi ve şu anda rahatsız etmekten çıkar
bu yüzden. Anlık olandan daha çok rahatsız oluruz. Şimdi şu anda
beni rahatsız etmiyor, acısı, derdi, ne büyük bir bela olduğu
daha sonra ortaya çıkıyorsa, sebepleri, uzun vadede yaratacağı
sonuçlar değil, o anki, anlık sorunu irdeleriz gene. Yani, uzun
bir sıkıntılar, acılar ya da araf döneminden sonra iki yakamız
bir araya geldiyse ve de artık rahatladıysak panik atakların gelmeye
başlaması gibi...o sırada uğraşmanız gereken panik ataktır, Türkiye’nin
ekonomik düzeni, ya da emperyalizmin bir türlüsünden kurtulurken
bir başka türüne yenik düşmüş olması değildir kafa yormanız gereken.
Koca küre kendi içinde, kendindeliği olan canlı bir yaratık olarak
değişip dönüşürken tarihi yazanlar arasında popüler kültür, ya
da popüler imge ve simgeler büyük bir rol oynamaktadır. Her ulus
ya da ülkenin kendi popüler imgeler dizgesi bulunmaktadır. TV,
medya, internet, müzik, sinema, bütün popüler anlatı teknikleri
vb. imge üretim kaynakları yüzünden (ya da inancınıza göre sayesinde)
mitler, efsanelerle sürekli olarak yenilenerek bezenen bellekli
iç içe bir sürü küre asıl küreye yani kendi oluşturduğu büyük
küreye bağlı olacaktır. Ötekiler (The Others) filminin sonunda
pencereden bakan hayalet kadın “Evet ben bir hayaletim ama burası
benim evim,” diyebilecektir. Ben bu bütünün bir parçasıyım, ben
olmadan bu bütün olmaz, gerisi olmadan da ben bir anlam ifade
etmem aşkıncı düşüncesi de bu saltık küreyi olumlayacak felsefi
temelleri sağlamaktadır. Her ulusun kendi dizgesi, kendi küresi
daha büyük bir üst küreye bağlıdır, bağlanacaktır (Siyasi yapı
da böyle oluşturulmuştur. Hiyerarşi kurumsal işleyişte, hatta
kimi hayvanlar arasında da vardır) ve küreselleşmenin insana iyi
geldiği ancak ve ancak tek ulusun ya da uluslar topluluğunun iktidarındaymış
gibi gösterilmeyecek, gösterilmemesi gerekecektir. Düşman olmasa
da bir öteki şarttır.
Bu
yüzden ekonomik anlamda da doları “işleyen demir ışıldar” misali
atalete sürüklememek için Euro çıkarılmıştır. Ekonomide artık
Amerika’nın danışıklı dönüşüklü bir öteki vardır. Kimi büyük şirketler
kendi içlerinde rakip şirketler oluştururlar (Amerikan basın dünyasında
Macmillan ve Four Winds ile kozmetik sanayinde Esther Lauder ile
Clinique gibi) dünya bir küre ise, onu oluşturan her bir ulus,
ülke vb. kendi kimliklerinde ve kürelerinde bağımsız ve özerk
olduklarına inanacaklardır. Önemli olan da inanmalarıdır. Öyle
olmaları değil. Vanilla Sky’da Tom Cruise’un başta tuzu kuru olduğunun
altını çizer gibi “İmparator babam, yüz sorunun doksan dokuzunun
yanıtının para olduğunu bilen babam, bana da yüklü bir miras bırakır,”
diye düşünebiliriz ama o miras, o araba, o şaşalı yaşantı içinde
bile voltran vardır, iyilerin voltranı, kötülerin voltranı mutlaka
oluşturulur. Aslolan, ki ne yazık bu fikri Ursula K. LeGuin de
desteklemektedir, “nosce te” dir aşılanan fikir. Yani, kendimizi
bilmek, tanımak gerekir. Gölgesi olması gerekir bir insanın. Gölgesi
olmayan adam kimliksiz demektir. Gölgemizle yüzleşmemiz gerekir,
gölge bizi tamamlayan ötekidir (Ben giderim o gider, önümde tın
tın eder). Gölge, kimi zaman da öteki yerine geçer. Tıpkı, Akıl
Oyunları’nda, Dövüş Klübü’nde olduğu gibi şizofreni ile ilintilenerek,
tıpkı Altıncı His, Ötekiler, Hayalet gibi filmlerde kahramanımızın
öldüğünün ve hayalet olduğunun farkına varması gibi. Yine Oskarlara
boğulmuş Forrest Gump’ın final sahhnesinde de altı çizildiği gibi,
göstergeler, popüler imge ve simgeler izleyende, edilgen alıcıda
şu tek, topyekün etkiyi oluşturur: Rastlantılar, ya da yazgı,
aynı şeydir, vardır. Dünya, evren, hakikat, hayat dediğimiz ne
varsa, hepsi bir üst-erkin tasarımıdır; üst erk (nihai küre?)
vardır, hep öyle olmuştur, olacaktır, hatta olmalıdır da.
Nihai gölge, nihai küredir, yani imparatordur. Hal böyle olunca
da hanedan gene olacaktır. Herkes saraya girmek isteyecektir.
Yeni Keloğlanlar yeni prensesleri elde etmeye çalışacaklar, yeni
kurbağalar prense dönüşecektir. Postmodern dünyada bireyin gözünü
açması gerekir, yoksa kurbağaya dönüşmesi bir an meselesidir.
Kurbağalık kalıcılığında hep rüya ya da kabus görebilir. Yabancılaşmanın
batağı budur. (bu batakta yok olup gitmemek için de Örovizyon
şarkı yarışması finalinde olduğu gibi Pani isimli bir bestecimiz
ödülünü alırken, Avrupa’daki tüm kürelerin Estonya küresinde bir
araya gelerek yapacağı alt küreler ritüelinde kendi küresini başarıyla
temsil edeceğini, bu kürenin Türk küresi olduğunu haykırmıştır
sevinç içinde. Amerikalıların dediği gibi biz de çokkültürlü bir
bütünüz diyebilmeye başlamışızdır artık. Herkes Toni Morrison’ın
Solomon’un Şarkısı’nda olduğu gibi kendi köklerini, kendi öykülerini
sevecek ama bireysel, etnik, topluluk kültürel göstergelerinden
oluşmuş kimliği ile asıl küreyi oluşturma kıvancını taşıyacak.
Tarih yadsınmayacak, yeniden yaratılıp, şekillendirilecek, öyle
de oluyor; bellek de öyle.
İkili
ya da çoklu bilinçlilik hallerini ayrı ayrı ya da hepsini birden
yaşıyoruz içimizde. Şizofrence bir yaşam tarzıdır kitlelere aşılanan.
TV, medya ve popüler kültür aracılığıyla, özetle söylemek gerekirse,
eskinin soylularının yaşayabileceği yaşantılar ayağımıza gelebiliyor
ve ben işçiysem, yoksulsam ya da hatta ortadireksem temel endişem
hayatta ya da ayakta kalmak olacaktır, bunu başarıyorsam hem birey,
hem de kolektif bir yaşantılar dizgesinin parçası olduğum keyfini
süreceğim. Amerika’nın her yapı taşına küfreden Eminem’in bütün
müzik ödüllerini, hatta müzik Oskar’ını alışını keyifle başka
nasıl kucaklayabilirim ki? Çünkü imparatorun belleğinin benim
seyirci belleğim ile aynı olduğunu düşüneceğim, çünkü yatay tarih
ile popüler tarihin en iyi yanlarını kullanarak karşı belleğimi
oluşturanlar bilirler ki benim izleyici olarak kolektif bellek
ve arzularımın keyfini çıkarmam için üretilenin benim duygularımda
ve yaşantılarımda yankılarını bulması gerekir. Geleneksel anlamda
GERÇEK BU İŞTE diyebilmem için zihnim otomatik olarak iletiyi
bu sınava sokuyor çünkü. Bu yüzden de, tam anlamıyla iletiye,
simgeye ve ardındaki dizgeye inanabilmem için ise benim yaşadığım
acılara, baskılara, cinayetlere, katliamlara yabancı kalmaması
gerekiyor. Schindler’in Listesi gibi filmlerin hep yapılması bu
yüzdendir, neyi anlatıyor olursa olsun bir Yahuda (Judas) karakteri,
olası hain, hep olacaktır. Hollywood bu yüzden Musevi haini aklamaya
çalışmıştır Son Kale’de. O aklama öylesine şarttır ki Filistin
halkına yapılana dünya kayıtsız kalabilsin. Öykü anlatmak, hangi
yöntemle olursa, bu yüzden şarttır. Anlatmakta zorlanacağımız
öyküleri anlatmak istemiyorsak, doğru sandığımız öyküleri anlatmakta
sakınca kendiliğinden kalkacaktır. “Vanilyalı ideoloji” dediğim
de ancak böylece baki kalacaktır.
EKLER:
1.
Sonumuz n’olcak? (kehanetler):
1.1. Bütün dünya buna inanacak, hayat bayram olacak. (bunun açılımı
da şöyle: Antonio Negri ile Michael Hardt’ın İmparator adlı kitabında
da dediği gibi yeni bir imparatorluk kurmak gerekmektedir ve bu
iyidir. Bu Amerikan imparatorluğudur, ama yok ya, öyle değildir
diye inanacağız çünkü bizden parçalar taşıyacak, çünkü ben olmazsam
olamayacak. Bensiz saadet neymiş bilemeyecek, diyeceğim, buna
inanacağım. Kanuni Sultan Süleyman yeniden doğacak. Komünizmi
özleyenler, nostaljik sosyalistler de bu imparatorluk içinde adaletin
olduğuna inanıp buna yeni komünizm diyecekler. Vanilla Sky filminde
Sophia öfkelendiğinde bu yüzden anadilini konuşacak, bu yüzden
daha sevimli olacak, daha da aşık olunası olacak. Öteki kürelerin
dilleri olacak, ayakta kaldıkları sürece, ama İngilizce hep olacak.
Buna da asimilasyon denmeyecek, çünkü İngilizce kullanmayı, İmparatorun
küresine özenmeyi biz kendimiz seçiyoruz. İnternet kafedeki çocuk
İngilizce sözcük dağarcığını geliştirmek için bu yüzden benden
medet umacak. Tercihi yapan ben olduğum için hata yaptığımı anlayınca
da suçlayacak kimse bulamayacağız çünkü bu seçeneğin dayatılmadığını
düşüneceğiz. Tepki gösteremeyeceğiz. Korkulacak ejder falan da
kalmayacağı için daha içsel ve özel, bize özgü korkularımızla
uğunup duracağız; kredi kartı borçları, cinsel sorunlarımız, su
basmış evimiz, panik atağımız, basurumu , yere tükürenler, kuyruklara
kaynak yapanlar, depreme dayanma olasılığı zayıf binamız, kanal
seçeneği sadece 30 adet olan televizyonumuz, topuğumuza vuran
botlarımız, bir türlü hah işte şimdi net gösteriyor diyemediğimiz
okuma gözlüklerimiz... Kısacası, Christopher Latch’in de dediği
gibi “Bugün herkes kaçışı, çıkışı mümkün olmayan tehlikeli bir
dünyada yaşamaktadır” (Narcissism in American Culture). Latch’e
hak veriyorsak eğer, tarif ettiği içinden çıkılmaz bir labirentin
de farkındayız demektir. Yukarda sözünü ettiğim çoğu filmin kurgusu,
düzeneği çıkışı olmayan bir labirentin yapısıdır. Çıkışı merak
edemeyiz, çıkış arayışı bu yapılanma içinde hükümsüzdür çünkü.
Pi sayısı filmindeki gibi...bir ben vardır benden içeru diyeceğiz
ve daha da içeri kapanacağız; kozamız, Dövüş Klübü’nde olduğu
gibi, şizofrence kendi kendini imha edecektir bu içrelik! Çıkışı
merak etmeyin, pencereden bakın dışarı, evinizi sevin. Beyninize
kalem sokmanın alemi yok.
1.2. Budistlerin, Mevlana’nın, Emerson’ın gördüğü düş gerçek olacak.
Ne kadar da karşı çıksak, küreselleşme bütün dünyanın birleşmesi,
barışı ve huzuru için elzem bir ve tek çözüm olabilir. Bütün dünya
bir olacak. Kendi içinde karşıtları ötekilerini de barındırarak,
dönüp durmayı sürdürecek. İnsan bedeni gibi, keşifler bitti, şimdi
Vega gezegenine doğru hızla giden küre, bu ulvi çarpışmayı “çatışma”
değil de “Tanrı ile buluşma” olarak, gerçek kıyamet günü olarak
bekleyecek. Şimdi apokaliptik düşünce üretip de seçilenlerin gittiğine
inanılıyorken, bütün dünya yekpare olunca herkes buna inanacak.
Önümüzdeki bin yılın mistik ve dindarlık bin yılı olacağı görüşleri
de ikiz kulelerden sonra daha güç kazandı. 11 Eylül 2001 bana
göre küreselleşmenin miladı kabul edilecektir. Biri bir yerde
hesap hatası yaptı galiba ama İsa neredeyse iki yıl gecikmeyle
dirilmiştir küresel bellek yapılanmasında. Bundan haberimiz yok.
1.3. Dünya, şimdi de olduğu gibi, batı cephesi (binanın görünen
cephesi) ve görünmeyen ve bütün evin sakinlerinin bütün atıklarını
umursamadan, kendi bedenine zarar verdiğinin farkına varmadan
attığı arka bahçe diye iki ayrılacak, ya da bu zaten oldu diyenler
için, bu ayrım daha da belirginleşecek. İnsanlar göçlerle Amerika’ya
ya da Amerikan cepheye, Amerikan güdümlü, etkili, bağımlısı Batıya
çekilmeyi sürdürecek. Sahte bir Amerika-Avrupa çatışması da bu
arada Amerikan düşmanlarını yüreğine sular serpecek.
1.4. Üçüncü Dünya Savaşını görmeden öleceğiz. Çünkü olmayacak.
Küreselleşmeyi engellemeye çalışanların canına eski batı, yeni
imparator, ya da hatta o imparatorluğun yerleşmiş düzeneği bir
şekilde okuyacak.
1.5. Kaos olacak. Mayhem olacak. Var zaten. İçinde olduğumuz için
anlaşılmıyor. Spiral hareketli bir küresel kaos, kaotik küre ya
da. Yin ile Yang aynı küre içinde birbirlerini dönüştürüp duracak.
İlkelleşip doğaya döneceğiz. Darwin yanlış gördü. Maymundan gelmiyoruz,
maymuna dönüşüyoruz. Hepimiz haywan olacağız, olmalıyız anlayışı
da bu kaos içinde münasiptir, insanlığımızdan o kadar utandık
ki rezil olduğumuzu sevdik, rezil hallerimize aşık olduk.
1.6. Her şey giderek daha kolay algılanabilir egemen göstergelerle,
şablonlarla, kalıplarla ölçülüp biçilecek; özgürlük benzeri kavramların
arayışı da egemen imparatorluğun küreye arattırdığı anlamı ile
var olacak; küresel bütünün göstergelerine, paradigmalarına aykırı
ne varsa Go oyununda olduğu gibi düşman, hasım gibi ortadan kaldırılması
şart olmasa bile, etkisiz hale getirilecek. (Birçok distopya örneğinde,
Orwell’in 1984 önsediği türden gelişmeler Hollywood tarafından
da defalarca işlendi). Küre, kapsayıcı olduğu kadar da dışlayıcı
olacaktır. Memento (Akıl Defteri) filminde de gösterildiği gibi
çıkışı olmayan bir kısa dönem bellek kaybı belki de en güzeli
olacaktır. Küresel belleğim, sadece gelecekte tehdit edecektir
beni. Beynime kalem sokmak isteyişim bundandır. Küresel şizofreniye
direnmeden teslimiyet, birey olmadan, yaşama sanatını özümsemeden
yaşıyor gibi yapmak gerekecektir.
2.
Aklı başında bir şair, yazar ve öğretim üyesi Amerikalı dostumun
11 Eylül sonrası bana gönderdiği 27 Eylül 2001 tarihli e-posta
mesajı ile bitirmek istiyorum bu bölümü, Amerika merkezli küreselleşme
girişiminin toplumsal ve bireysel etkilerini bir Amerikalının
ağzından sizlere duyurmak için:
Merhaba
Kardeşim,
Sevgili Yusuf, belki bu konuda artık başka bir şeyler duymak istemiyorsundur,
ama bu sabah her zaman olduğu gibi kahvemi içtim ve bir gün öncesinden
barsaklarımda birikmiş ne varsa dışarı attıktan sonra sana yazayım
dedim, şöyle:
Yeni gelişmelerin ışığında ya da karanlığında yazıyorum...
Bu ülkeden (ABD) kopuşumun yeniden teyidini yaşıyorum. Bu bayrak
beni temsil etmiyor. Ulusumun insanlarıyla bir değilim artık,
bu bütünün bir parçası bile değilim, yaptığım her şey, bütün numaralarım
çok küçük, sesim çok açık seçik; korkuyorum. Özür dilemeyi bir
kenara bıraktım, ve artık daha açık sözlü olduklarında inanıyorum
her şeye, (yıkımın bu tarafından bakıldığında benim gibisine “bok
herif” mi deniyor ne?) fakat şimdi olan biten hakkında, geçmiş,
şimdi ve yarını bölen ve insanın kederini görmezden gelerek var
olan ince çizgi hakkında fazlasıyla net bir görüşe sahibim, gerçi
sadece bu olay hakkında değil ama kesinlikle karmik bir anlayışla,
her şey bana daha da net görünmeye başladı diyebilirim, ve ben
federal hükümetimizin kafası bir şeye basmayan kitlelere çerçöp
mesajlar göndermesinden resmen boğuldum. Gerber gibi yiyorlar,
bir kavanozda sözcükleri bile telaffuz edemeyen bebek kafaları
gibi. Tıkanıp kalıyorum bu yüzden. Bu çok uzun zamandır böyle
sürüp gidiyordu ama bu olaydan (İkiz Kuleler’in yıkılmasından)
sonra olan bitene ayınca, renk kodlu yeni bir marka, tekstil ürünü,
bir iki sözcüğü şarkı halinde söyleyerek ya da birkaç rengi selamlayarak
ulaşılan bir vatanperverliği benimseyerek bu ülke ile daha da
bir olmak yerine, Daltonya Prensi oldum çıktım ben. Neden mi?
Onların kar kanı renkleri ve ataletin derin uzam yüzlerini, şimdi
ve sonsuza değin lobotomize edilme çağrılarının ne demek olduğunu
gördüğüm için.
Bu yeryüzünün uyuklayan canları, anlaşıldığı şekliyle vatanperverliğin
kendi anlamının tam tersini ifade ettiğini ne zaman anlayacaklar?
Bu, sanki neşter biçiminde oyulmuş ve kardiyak cerrahide bir alet
olma etiketinin gereklerini talep eden mutlu bir barsak bakterisinin
katılaşmış bir tıkaç oluşturması gibi bir şey. Bayrak sallamakta,
milli marşı söylemek pusunda kazandığı anlamları ile vatanperverlik,
anaçlığın dışarda daha aç, daha kitlesel hayat kaynaklarına, daha
önceki eylemlerin ya da tepkilerin inanılmaz kallaviliğinin sadece
dışa yansıyan bir parlaklığı olan bir duvara kafa üstü daldığını
görmemek, duymamak ya da hissetmemek için insanın göz kapaklarını
kenetleyip avazı çıktığı kadar bağırması ya da kulaklarını tıkamasından
başka bir şey değil; bu durumda, bizim anaçlığımıza rüzgârda neyin
nesi olduğu saptanamayan, kimliği belirlenemeyen parçacıklar ve
için için yanan leş kargaları gibi şarkı söylemekten başka yapacak
bir şey kalmıyor.
Peki, o zaman nedir “gerçek” vatanperverlik? Gerçek vatanperverlik,
hiç kimsenin istemediği bir şeydir, hiç kimsenin duymak, görmek,
ya da değiştirmek üzere bir şeyler yapmak istemediği bir şeydir,
çünkü devinimini, duygusal iç alemini, saldırıya ya da tehdide
maruzluk kırılganlığını ve uzantısını kozasından almaktadır. Gerçek
vatanperverlik, bir vizyon ve anlayış kazandırmak anlamına gelen
kireçlenme sürecine biraz daha asit katmakta yatmaktadır. Gerçek
vatanperverlik, yalın olarak söylemek gerekirse, bu dünyanın işleyen
makinesini anlamayı, sonra da bu mekanik görüşü aşmayı ve de onun
oturduğu yerde daha coşkun bir sahne, daha bir dolduruşa getirilebilir
bir ortam görmeyi, üstelik atalete düşkünlükle tıka basa dolmuş,
her etkinin bir tepkiyi mahmuzladığı bir yer, merhamet ve incinmenin
teşekkür ve itham etmek ya da şarkısını söyleyip çığlığını atmak,
ya da gecenin karanlığına bir geçit önermek ya da pusu kurmak
için, için için gününü bellediği bir yerin devam edegelen sürecidir.
Sadece anlayış uçuşumuzu sürdürmemizi sağlayacaktır.
Giderek çok daha ciddi bir şekilde kavrıyorum ki ben bu ülkenin,
özellikle bu ülkenin bir parçası kesinlikle olamam. Belki, biraz
daha az miyopça terimlerle ifade etmek gerekirse, herhangi bir
ülkenin de bir parçası olamam, (yaşlı Marx’ımıza kulak asarsak
eğer, ve eğer tarih ve bugün de oyunu bizden yana kullanırsa,
ona ciddi bir şekilde kulak asmamız gerekir), çünkü önergeleri
bir kez anlamaya görelim, yurdumuzu, vatanımızı bir daha geri
getirilemez bir şekilde yitiririz, ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin,
anlayış devletsizliktir.)
Bunları söyledim ya, işin doğrusunu söylemek gerekirse, bu dünyada
kendimi şimdi hiç olmadığım kadar yalnız hissediyorum.
|