SUSMA
CESARETİ
sylvia plath & şiirle atılan çığlık
Yusuf
Eradam
Nietzsche,
Böyle Buyurdu Zerdüşt’de şöyle diyor:
“Korkunçtur, kendi yasanın yargıcı ve öc alıcısıyla yalnız
kalmak. Yıldız işte böyle
fırlatılır ıssız uzaya, yalnızlığın buzlu soluğuna...Ama bir gün
yalnızlık yoracak seni, bir
gün eğilecek gururun ve yürekliliğin yılacak. Bir gün haykıracaksın:
‘Yalnızım ben!...’
Kendi yüceliğin bir hayalet gibi korkutacak seni.”
Herkesin mal bulmuş Mağribî gibi sarıldığı Nietzsche’den medet
umduğum sanılmasın, çünkü o da batının “Yalnızlık Fetişizmi” dediğim
kara batağa yoğurt çalanlardandı, ya tutarsa diye. Batının, özellikle
de Amerika’nın “Vanilyalı İdeoloji” diye adlandırdığım küreselleşme
safsatası altında insanoğlunu kör ve sağır edici, köle edici ideolojisinin
bir paradigmasına dikkatleri çekmek için getiriyorum gündeme yalnızlık
fetişizmini. Batı yalnızlık (loneliness) ile birbaşınalığı (solitude)
birbirine karıştırmamızı sağlıyor. Bütün dünyaya antidotu (yoğurdu)
olmayan bir zehir saçıyor: Yalnızlık kültürünü.
Batı bu zehirine hayran. Sylvia Plath da, Sivvy’ciğim de, öldükten
sonra bu fetişizmin kurbanı olmuştur magazin basını yüzünden ve
bunun tek sebebi de, kendisini kurtarmam istenen DTCF’li bir felsefe
öğrencisinin dediği gibi, “gerçekleştirilebilecek en özgün yaratı,
ya da edim” diye nitelenebilecek intiharı gerçekleştirebilmiş
olmasıdır. Şairin nasıl yaşadığından, nasıl ürettiğinden çok,
intiharı ile ilgilenmeyi, hatta ona gıpta ederek bir tür ölüsevicilik
yapmayı da biz Batı’dan öğrendik. İntihar eden sanatçıların nasıl
öldüklerini, canlarına nasıl kıydıklarını anlatmak ya da öğrenmek
nedense hayattaki biz faniler için daha çekici gelir. Oysa, onların
nasıl yaşadıklarıdır bilmemiz gereken, yapıtlarını nasıl ürettikleridir.
Susma cesaretinin tezahürünün doruk tecellisi intihardır. Tek
gösterimliktir çünkü. Replikasyonu olanaksızdır. Ama unutmamak
gerekir ki Plath, son ana değin kurtarılacağını ümit etmişti,
o kış olmasaydı, onu baygın bulması ümit edilen çocukların bakıcısı
gecikmeseydi...
Plath, hayatı sevmeseydi ya da sadece onu aldatan kocasından intikam
almak için intihar etmek isteseydi çocuklarının bulunduğu odaya
da gaz girmesin diye delikleri niye bantlasın? Çocuklarını da
beraberinde götürse, benim dengim dediği Ted Hughes’u daha mutsuz
ve pişman etmez miydi? Amy Tan, Şans Klubü’nde bu yöntemi akıl
etmiş oysa.
Plath, susma cesareti gösteremeyen ahmakların imrendiği bir yalnızlığın
kurbanı değildir. O fallosantrik, fallomorfik bir Batı yaşam düzeneğine
şiirleriyle baş kaldıran bir cengaverdir. Kadına bireyselliğini
yaşatmayan, insanı insanlığından çıkaran ve “ötekileştirme” üzerine
kurulu bir düzenin her ayrıntısına bakma cesaretini gösteren ve
ölüm mutlak gerçeği ile şehvetle sevişen bir yiğitti o; “Sylvia”
adlı filmde gösterildiği üzere kocasını kıskanan ve bu yüzden
de kendisini yok etmek isteyen aciz bir kadın değildi. Film, onun
çocukluğu hakkında, babası ve annesi hakkında, daha küçücük bir
kızken yazdığı şiirlere yer vermiyor. İngiltere’de Ted Hughes
ile tanışması ile başlamış gibi gösteriliyor Sylvia’nın hayatını.
Bu da, yaratıcı bir kadının hayatının ve ölümünün anlamlarıının
ancak ve ancak bir erkeğin varlığı ile onanabileceği demek ki
bu yanlış. Plath’ın oluşumunda 50’li yılların (Saatler filminin
ikinci bölümünde ailesini terkeden kadında da görürüz bu yapılanmayı),
böcekbilimci tanrısal erk imgesi babasının, sıkı disiplin yanlısı
annesinin, geçmişindeki Püriten yobazlığin hâlâ at koşturduğu
New England (Massachusetts) yaşam dizgesinin büyük rolü vardır.
Tıpkı Kate Chopin’in Edna Pontellier adlı kahramanı gibi (Uyanış),
Plath da çoluk çocuklu bir evlilik yaşantısına yabancılaşmıştı.
“Metaphors” başlıklı şiiri bunu pek güzel anlatır. Hamileliği
sırasında yazdığı bu şiirini “Şiire Giriş” derslerimde okuturum
çünkü müthiş bir imge şiiridir, öğrencilerin imgeyi anlamasını
kolaylaştırır, bir de şairin en az tehlikeli şiirlerindendir.
Malum, genç dimağlar okudukları ile kolaylıkla empati kurarlar
ve öznel ile kendine özgülüğü karıştırır ve şiirde anlatılan yaşantıyı
mutlak gerçek olarak görebilirler. Şiirin finalindeki iletinin
karamsar olması dışında (Başka bir kadın için hamilelik neden
inişi olmayan bir trene biniş olsun ki? Ama bizim anlamamız gereken
Plath’ın neden böyle düşündüğüdür, yargılamadan) "Metaphors"
dokuz rakamı üzerine kurulu bir şiir, kendi nitelemesi ile, bilmece
gibi. Dokuz harfli bir başlık, dokuz dizeli ama tek kıtalı bir
şiirdir bu, çünkü Plath, yani kadın, bir yerde yazdığı gibi hep
karşı durmaya kararlı olduğu yazgısının ve anlamının dokuz rakamı
ile belirlenmiş tek bir beden olduğunu bilir. Dokuzla belirlenmiş
bir yekpareliktir kendine yakıştırdığı imge. Dokuz harfli birçok
sözcük de var şiirde. Bu yüzden “Mecazlar” (8 harf) demedim başlığı
çevirirken; “Eğretilemelerinizim,” deseydim de dokuz heceli olacaktı
ve bu da biraz samimiyetten uzak geldi ve “Mecaziyim” demeyi yeğledim.
Paranın damga yemesi "newly-minted", hem aynı cüzdandaki
nane şekeri kokusunun paraya sinmişliğini gösteriyordu, hem de
darphanede damga yemişlik, yani dönülmez bir yola girmişlik hissine
tercüman oluyordu ki çeviride bu anlamların ikisini birden kurtaramıyorsunuz;
bu yüzden de ben birini yeğledim; nane gitti, finaldeki mesaja
uygun olan anlam, “mühürü yemişlik hali” kaldı.
Yaşama ve yaşantılarına bu denli özen gösteren ve dil matematiğini
bu denli iyi bilen bir insan nasıl olur da salt manik-depresif,
şizofren tanıları ile (tıbbi olarak doğru bile olsa) etiketlendirilip
rafa konabilir? 50'li yılların cengâver kadınları böyleydi. Filmi
de gördüyseniz bana katılırsınız, magazin basınının, Hollywood’un
satmayı sevdiği, rantı olan bir kadın entelektüel imajını besliyor
film. Saatler’in üçüncü bölümünde oğlunu terkeden 50’li yılların
Amerikalı kadının, bir annenin annelik görevini yadsımasının olumlanması
Meryl Streep’in kızının ona sarılması ile gelir. Plath, böyle
bir olumlanmaya gereksinim duymayacak kadar asiydi. Filmi izledikten
sonra Plath için “Aşık olduğu adamı kıskanıp intihar edecek kadar
cinnetli bir kadın işte,” deyip çıkabilirsiniz sinemadan, ya da
Sylvia’ya acıyarak. Yazık. Film onun şiirleriyle bezenmis olsa
da, şair Plath değil de aciz kadın Sylvia ön plandadır, çünkü
bu imge satar. Oysa, çocukluğunda bir kelime harfleme yarışmasında
bir oğlan çocuğunun ardından ikinci oluşunu “Olsun, ne de olsa
o bir erkekti,” diyebilmesi ona daha çocukken öğretilen Sivvy,
Ted Hughes'u en azından, kanımca, kendisi "poet-laureate"
(şair-i azam) olmadığı için de yenmiştir. Hughes bu unvanı kabul
ederek kurumsallaşmış ve yasallaşmıştır. Bu da, bir şair için
ölümle eşdeğerdir, çünkü şairin kanatlarından birini kesmesi demektir
kurumsallaşıp yasallaşmak. Ben bunu bilir, bunu söylerim. Kurumsallaşmak
bir illettir. İktidar ile fuhuş halindedir çünkü.
Plath, “Daddy” başlıklı “kültleşmiş” şiirinde babası ile özdeşleştirdiği
ataerkil, fallosantrik düzene baş kaldırırken babasını vampirlerlerle,
nazilerle özdeşleştirmiş, kazığı da kalbine saplayıvermişti. “Pekâlâ
Yahudi de olabilirim,” derken mazlum ile, kıyıma uğrayan ile özdeşleşebilecek
kadar, kendi bireysel kıyılmışlığını Nazilerin soykırımı ile bir
tutacak kadar da yürekli idi. İnsanın insana yaptıklarına kayıtsız
kalamayışını bugün bile içimizi ürperten, yüreklere korku ve dehşet
saçan şiir estetiği ile göstermiştir. Plath, savaş sonrası yıkık
hassas beyinlerdendir; şimdi yaşasaydı “Pekâlâ Filistinli de olabilirim,
pekâlâ Iraklı da olabilirim,” de derdi. Çünkü bütün sanatçılar
gibi o da sanatçı sorumluluğunun kıyılandan yana olmakta yattığını
biliyordu.
Plath’ın elimizdeki tek romanı şiirleri kadar güçlü değildir (yazdığı
söylenen ama yayımlanması Ted Hughes tarafından sakıncalı bulunan
ikinci romanı bildiğim kadarı ile ortaya çıkmadı henüz). Tek romanı
Sırça Fanus’a gönderme yaparak söyleyebilirim ki, gizdökümcülüğünü
bariz bir şekilde burada sergiler. Bilinen ikinci intihar denemesi
ve sonrasında gelen tedavisi sırasındaki ruh halini anlattığı
bu romanı, sanatsal olarak bizi büyülemez, ama şiirlerindeki özen
ve matematik klasik müzikte Bach’ın başarısı ile denktir, çünkü
Plath şiirlerinde bireysel deneyimlerinden yola çıkarak şiir sanatının
tüm araç gereçlerini ustalıkla kullanarak (Oruç Aruoba’nın gözlerimin
önünde parmak saymadan haiku yazması gibi) akıllara durgunluk
verecek şiirlerini yazmıştır ve bunların hepsi metindir. Bu metinlerden
yola çıkarak şairin özel hayatına ya da kişiliğine, cinsel ya
da başka kimliğine tanı koymak ise rontgenci okurların ya da eleştirmenlerin
densizliğidir ve tadına doyulmaz bir hamakat örneğidir. Okuyucu
ya da eleştirmen, anlamak yerine tanı koymayı sever. Ahmaklıktan
kastım budur.
Müthiş bir okuma serüveninin ipuçlarını taşıyan şiirlerini okursanız
görürsünüz ki hayatında hiçbir şey onun şiir yazma tutkusunun,
şiirle varolma savaşımının önüne geçememiştir. Bunalımının temel
nedeni de buydu. “Kadından şair olmaz” diyenlere, “Kadın olmasına
karşın...” deme ahmaklığını gösterenlere toslamıştı hep; bulunduğu
ortamlarda önce sevgilisi, sonra kocası ve şiir alanında da kendisinden
hep bir adım önde olan Ted Hughes ile aşık atmak zorunluluğu içindeydi
ve aynı zamanda da güzel kadın, anne, sevgili vb. kadına biçilen
birçok rolleri giyinmek zorundaydı, ama tüm bunların ötesinde,
şair olduğunun herkesçe tanınması savaşımını da verdi. Bu savaşımı
verirken de parçalanarak çoğaldı. Şairliği, hak ettiği halde,
kanonize olmayınca da etiket meraklılarının dediği gibi “cadı
tanrıça” oldu. Batı, kadın yazarların ruhsal sorunları olduğunu
yaymayı çok sever ve eleştirmenler, yazın dünyasının haremağaları,
hemen düşerler bu basmakalıp tuzağa, çünkü onlar bağnazdırlar
ve bayılırlar kadını fallosantrik hücrelere tıkıştırmaya.
“Sylvia Plath etkisiymiş! Haydi oradan! İntihar edenler sadece
kadın mıdır, ya da sanatçılar mıdır? İntihar etmek kadınsı bir
eylem midir? “Nilgün Marmara’nın intihar etmesinin temel nedenlerinden
birinin de Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirme tezinde Sylvia Plath’ı
incelemiş olmasıdır,” demek de aynı bağnazlığın, ahmaklığın işaretidir.
İntihar edenin bireysel iradesini soğurmak eğilimini sergiler
bu tanı. Marmara’nın “çölgörmüş halini” okuyup bir filozofa şapka
çıkarmak yerine, onun intiharını bir kadının zayıflığının tezahürü,
inceldiği yerden kopmuşluğu gibi göstermek acizliğidir. Ben de
Plath’ı doçentlik tezim için inceleyeceğim diye tutturduğumda,
aynı uyarı gelmişti, akıllı bıdık kumkumalardan:
“Aman dikkat et, intihar bulaşıcıdır!”
Plath’ın en karamsar dizelerinde bile özellikle doğa imgeleri
ile bezenmiş yaşam sevinci, ya da bir insanlık ayıbına tanıklık
alt metin olarak okunabilir, okumayı bilen okur:
Mutsuz cadı, kapıdan
Bakar durursun, “Her kadın bir fahişedir.
İletişim kuramıyorum.” (“Lesbos,” 18 Ekim 1962)
Plath’a “lezbiyendi” tanısının konmasına sebep olan (kötü bir
şeymiş gibi) şiirlerinden biridir bu ve insanın sorası gelir,
ona “iletişim kuramıyorum” diyen onu göze alamayan kocası mıdır,
diye (rontgenci okurlaştım, tezimi savunayım derken!) Kendisini
boğazına kadar batağa saplanmış bir ahmak gibi gören Plath “Gardiyan”
başlıklı şiirinde kendisini bütün anahtarları elinde tutup şakırdatan
kocasının şehvet manivelası olarak niteler? Niye?
“Karaağaç” (Elm) şiirinde içindeki yumuşak, tüyümsü kıvrılışlı
yaratığın habisliğini duyumsar ve hep göze alınmak arzusunu ima
ederek şiiri şöyle sonlandırır, şiirde de son dizelerin sürpriz
taşıması ve en vurucu dizelerin son dizeler olması gerektiğini
bilerek:
Öper durur yılansı acı suları.
İradeyi taşlaştırır. Tecrit edilmiş, usul kusurlardır bunlar,
Öldürür, öldürür, öldürür. (19 Nisan 1962)
Plath, onun içindeki ateşi öldürmeye azimli bir toplum içinde
yaşadığının (“İçimdeki bu ateşle asla genç olmak istemezdim,”
diyen Beckett miydi?) ne denli ayırdına vardıysa, ölümsüzlüğe,
ölüme aşkla bağlanarak imgeler yaratmaya da o denli çok özen göstermiştir.
Kıyacı olduğunu söylerken bile, giderek somut imgelerle özdeşleşmekten
vazgeçip yumurta gibi şekli betimlenemeyen nesnelerle, daha sonra
da maddenin en uçucu hali olan gaz haline dönüşme arzusu ile göstermiştir
bunu. Gaz soğurarak kendine kıyması da bundandır. Betimlenmeye,
etiketlendirilmeye karşı duruş. “Ariel” başlıklı şiirinde sabahın
kızıllığına karışıp gitmek arzusu bundandır. Bu arzu, “ötekileştirme
illetini” temel alan fallosantrik ideolojileri benimseyen tüm
yaşam biçimlerinde sadece kadına değil, herkese öğretilir, mutlak
gerçek niyetine. Plath’a bir eleştiri yöneltilecekse, o da şairin
bu tuzağa düşmüş olduğunu söylemek olabilir, eğer mutlak tek yaratıcı
edimin intihar olmadığına inanıyorsanız.
“Evlilik, birinin hep haklı olduğu, ötekinin ise koca olduğu bir
ilişkidir.” Kadını, erkek özgürlüğüne ket vuran engel gibi gösteren
bunun gibi “vecizeler” internette dolaşır durur ama burada yatan
bir gerçek daha vardır ki haklı olanın erkek olduğu ve kadının
da bunun tersini göstermek üzere cadılaşmak zorunluluğunu göstermeye
yeltenmesidir. Plath’a cadı tanrıça denmesinin nedeni de budur.
Plath gibi birinin en büyük hatası evlenmek olmuştur. Evlilik,
devlet ve para gibi, cinsel rol ve kimliklerin mutlak kurallara
bağlanışı gibi, insanoğlunun kendi tarihini yoldan çıkarmasına
yarayacak yanlışlarından biridir. Bu yanlışa Sivvy’cim de düşmüştür.
Rachel Smithson dostumun da anımsattığı üzere, Halkalı Köle olmaya
imza atarken, aynı zamanda bir birey, bir şair olarak da varolmaya
çalışmıştır Sylvia. Ne gaflet ama. Ama o gaflet, ne büyük bir
derya olmuştur yaratıcılığına.
Fakat edebiyat tarihi kurumsallaşmış, kanonize olmuş Yunan sütunları
gibi duran Sivvy’nin babası Otto Plath’ı ya da kocası Ted Hughes’u
değil de Sylvia Plath’ın uğunmalarını mesele edinir ve aynı derecede
uğunur da uğunur. Çünkü mesele hâlâ halledilmemiştir. Mesele kadına
soluk aldırmayan düzeneği cıscıbıl sergileyememektir.
Onun şiirleri üzerine yazdığım Ben’den Önce Tufan başlıklı kitabımda
değinemediğim bir gerçek vardır ki o da Batı’nın Yunan ve Roma
fallomorfik yapısının temel taşlarını, söylenlerini mutlak doğrular
olarak görme yanılgısına ablam Sivvy’nin de kapılmış olmasıdır.
Sylvia bu örüntü içinde, örümcek ağına düşmüş bir sinek gibi,
kurtuluşu nafile olduğunu göre göre, bile bile lades aramıştır.
Yapılması gereken bu örüntünün yanlış olduğunun saptanması ve
dolayısı ile de yerle bir edilmesi gerçeğidir ki kadının, erkeğin,
hatta bütün cinsel kimliklerin kurtuluşu da buradan geçmektedir.
Çünkü, insanoğlu tarihi boyunca varoluşunun onanması için bir
öteki uydurmak zorunluluğunu akıl etmek gaflet ve dalaletine düşmüştür
ve bu sırada da erkeğin ötekisi kadın, kadının ötekisi de erkek
olarak beliregelmiştir. Karaltısı kalkasıca, boyu devrilesice,
üstüne toprak atılasıca, gözüne boz inesice mitlerin başında işte
bu minicik yanlış gelmektedir. İnsanın, cinsel kimliği ne olursa
olsun, insan olarak varolduğuna ancak ve ancak ötekinin gözlerindeki
anlamlar ile varolabileceğine inanması yanlışı. Bu yanlışı mutlak
bir gerçek ya da doğru, hatta yasa olarak ezberledik hepimiz.
Birbaşınalığın yüceliği bu yanlışı farkedip kendimizi ötekileştirilmelerden
sıyırmakla başlar; yalnızlığın uçurumu ise ötekini olmazsa olmaz
bir mutlak bilmekle başlar. Plath, bu uçuruma düşmüştür, düşerken
de kanat çırpmıştır yere çarpmamak için. Her kanat çırpışından
da zehir zemberek şiirler dile gelmiştir. Herkesin kendi uçurumu
kendinedir, kimse kendi uçurumuna davetiye çıkartmaz ki Plath’dan
etkilenip intihar etmek mümkün olsun.
Yalnızlık uçurumuna düşerken insanoğlu inanç ve din gibi bir başka
hataya tutunmaya çalışabilir. İnanç gerekli olabilir ama kurumsallaşmış
din illeti en az para ya da evlilik kadar büyük bir hatadır ve
ötekileştirme illeti ile beslenir ve tarih boyunca en büyük kıyımlar
hep bu din çatışmaları yüzünden gerçekleşmiştir. Din müessesesi
insan hayatından kesinlikle çıkartılmalıdır. Sylvia ablam ve Emily
teyzem bu kurumların tuzaklarına düşmemeye özen göstererek yazmışlardır.
İnanca hakaret etmeden, ama kurumsallaşmış dinlerden uzak durarak
birbaşınalık seçimlerini hayatta olmanın bedelini yaşarken ödeyip,
ödüllerini de öldükten sonra devşirmek kaydı ile almışlardır bu
tavırlarını göze. İnsanoğlu kendi “hamakat” tarihini ne zaman
yazacaktır, merakla bekliyorum. Ben yazamam. Bu yüzdendir bekleyişim.
Böylesi bir uçurum da sadece kadınlara özgü değildir. Mayakovski
de aynı uçuruma düşmüştür, Kaan İnce de, Jerzy Kosinsky de, Nilgün
Marmara da…(onu kadın olarak görmüyorum, Nilgün Marmara “daşşaklı”
bir filozoftu…belki de bir hermafrodit). Hayati Baki dostum da
işte bu yüzden şiirin kesik damarları üzerine kafa yormuştur.
Böylesi bir uçurum, şiirlerden araklanmış sözlerle Teoman’ın şarkısında
“ölmek için güzel bir gün” diye bunun için dile gelir de şarkıcı
samimiyetsizce bu dizeyi bağırır durur, çünkü bu yalnızlık ve
uçurum ve intihar fetişizminin rantı endüstriye dönüşebilir, popüler
kültürün replikasyon zaafı yüzünden. Teoman’dan beklenen nedir?
Madem böyle bir şarkıyı söyleyebiliyorsun, intihar et o zaman.
Bir öğrencim, “Hocam, bu kadar çok şeyi farkedebiliyorsunuz madem,
niye intihar etmiyorsunuz?” diye bunun için sorabilir ve “Yaşama
sevincindendir belki, belki uzun bir intiharı seçtiğim içindir,”
yanıtımı da aynı nedenle anlayamayabilir kendisi yaşamayı bencileyin
sürdürmeyi seçmişken.
“Ben öğretilmiş bir yalnızlık uçurumuna düşmemeyi seçtim,” diyemem
öğrencime. Desem anlamaz, çünkü “Kanonize bu şiirleri, bu romanları,
bu öyküleri niye okutuyorsunuz?” diye sorar o zaman? Belki de
doktoram için David Mercer’ı, doçentliğim için de Sylvia Plath’ı
incelemem bana bunu öğretmiştir. Belki de akademik unvanlarım
peşinde bu batılı iki sanatçıyı incelerken, onların düşmeyi sevdiği,
aşık oldukları uçurumu anlamaya çalışmışımdır. O uçurumu anlamaya
çalışmak, o uçurumu mutlak gerçeklik olarak saptamamayı da öğretmiştir
bana (yoksa kendi narsisist uçurumunuza düşersiniz!). Böylesi
bir çaba, o uçuruma bir mesafeden bakmayı da gerektirir, o uçuruma
atlayanları aşağılamadan, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ın (Jerome
David Salinger) uçurumdan aşağı düşmemesi için uçurum ucunda durup
düşmekte ısrar edenleri tutmak üzere kol kanat germeyi görev edinmeyi
gerektirir. Hoca olmak bunu gerektirir.
Plath’ın yaşam öyküsü ve yapıtları anti-psikiyatriyi savunanları
da ilgilendirir, özellikle ilaçla tedaviye karşı olanları. Anti-depresan
ilaçların mucizevi olduğuna inananların Plath’ın hallerini okumalarını
salık veririm, çünkü o ilaçlar etkisindeyken ve sonrasında yaşama
bakış açısı bilim adamlarımıza da ışık tutabilir ve belki de böylelikle
birçok hayat daha kurtarabilir psikana-tristler.
Ölümünden sonra, Ariel şiir seçkisi, şairin sahiplenmesi en doğal
şiirleri, kendi yaratıları, ne yazık ki kendi sıralaması ile yayımlanmamıştır.
Ted Hughes’un yeniden düzenlemesi ile yayımlanmıştır. Bu yüzden
de araştırmalarım sonucunda, Sivvy’nin kendi sıralamasına sadık
kalarak çevirdim Ariel’i ve kitap Türkçe’de şaire ihanet etmeden
yayımlanabildi. Bunun için de kendimden bir yanak alıyorum izninizle.
Ariel’deki son şiiri “Kış Uykusu” ile Sylvia Plath bize miras
olarak kara bir dimağ bıraktı. “Susma Cesareti” şiirindeki tek
kişilik cumhuriyetinden yazdığı şiirlerle de sessizliğinin şiddetini
tüyler ürpertici bir estetik halinde sundu bizlere, biz nice epifanilerden
geçelim de kendimize çeki düzen verelim diye.
Ben ölü yumurta, uzanmışım
Büsbütün
Dokunamadığım bütün bir dünyanın üzerine (“Felçli/Paralytic”)
Plath’ın şiirlerini okuyalım, uyanalım maskelerimize de ayıp aydınlanalım
biraz. Zihnimiz açılsın. Tastamam olalım. Yazdığı son şiirinden
bir alıntı ile bir kez daha şapka çıkarıyorum Sylvia’ya:
Büsbütün olur kadın.
Ölü gövdesi
Başarının gülümsemesini kuşanmış. (“Uc/Edge”)
|