SEZEN AKSU: ŞİFA TASI
Yusuf Eradam
Sezen Aksu artık bir Darüşşafakalı. O da Darüşşafaka fikrinin daim olması için
çabalayan herkes kadar “Daçkalı” çünkü vardığı eşsiz zirvede her zaman yaptığı
gibi çocuk kalbini, emeğini, sesini, zamanını öksüz ve yetimlerimizi bağışlarla
okutan derneğimize ayırıyor, 3 Aralık 2008 Çarşamba gecesinde. Şefkat yuvasına
gidiyor çünkü şifa tası olduğunun farkında.
Sezen’in sesi tanrı fikri gibi
işler bilincimize. İnanırsan, seversen vardır. Herkesin onunla ilgili bir anısı,
bir sevinci, neşesi, hüznü mutlaka vardır. Sezen ile uyumuş kalkmışız. Sezen ile
kimi gerçeklere aymışız. Kara kutulara girip çıkmışız da sonra aydınlıklara,
bahar dallarına dönmüşüz yüzümüzü yaşam sevinci ile.
İkonları anlatırken, popüler
kültür dersime ata yadigârı bir şifa tasını götürürüm. Elden ele dolaştırırım
derste. Hikmetli nesnelere örnektir diye. Sezen, işte böyle bir hikmetli
nesnedir. Şifa tasının aslıdır. Aslı deyişimi de açıklayayım. Ben bu yadigâr
şifa tası belki para eder diye satmaya yeltendim. Üzerinde Arapça yazılar,
dualar var ya, para eder sandım. Maddi değeri yokmuş çünkü bendeki tas, aslının
kopyasıymış. Fakat kopya bile olsa şifa verme özelliği varmış, aslı kadar olmasa
da. İnanırsan, seversen öyleymiş.
Yaptığı işlere bakınca Sezen,
popüler kültür içinde de dışında da, bir arketiptir, ilk örnektir. Şifa tasının
aslıdır. Sahiciliği ile kazandığı dokunulmazlıktan öyledir. İş sadece hayır
yapmakla bitseydi, herkes şifa tası olurdu. Şiirimizde Gülten Akın, tiyatromuzda
Macide Tanır ne ise, müziğimizde de Sezen Aksu aynı yerdedir. Kibele
kadınlarımız, annelerimiz. Daçkalılar için Fettah Aytaç ya da Nazıma Antel
gibidirler. Bizi toparladıkları, bizleri kayıtsız şartsız ve hep sevdikleri
için.
“Kaybolan yıllar” adlı
şarkısını komşumuz kasabın televizyonundan izleyişim ile hayatıma girmiş,
Örovizyon serüveni içinde de 1983 ve 84 yıllarında aynı finalde benim şarkılarım
gibi o da elenmiş. Ben hep istemişim o kazansın. Taraf tutarak da büyüyorsunuz
ya da küçülüyorsunuz ya. Yıl 1993 olmuş sonra. Madımak Oteli’nde öldürülen
arkadaşlarımın ardından, Metin Altıok’un cenazesinde yürürken kulağımda yine
onun sesi var. Ertesi yıl, Las Vegas’ta karşılaştırmalı Türk-Amerikan Edebiyatı
dersi verirken finali Sezen’in “Masum Değiliz Hiçbirimiz” şarkısı ile
gerçekleştiriyorum. İngilizceye çevirdiğim şarkının sözleri Amerikalı
öğrencilerimi de ağlatıyor. Ötekileştirme illeti, her an her yerde çünkü.
Bu illetin her türlüsünün artık
saplantı derecesinde can düşmanım oluşu canımın yanmışlığındandır. Ben
derslerimde bu konuları deştikçe, başı “Dink” öğrencilerim işte bu yüzden
başlarını öne eğerler. Tıpkı Madımak’ta yitirdiğimiz Muhsin Akarsu’nun kızı
Çınar’ın DTCF’deki derslerimde yaptığı gibi. Başı önüne düşen çocuklarımız
olmasın artık çünkü onların başı kederden öne düştükçe bizim başımız utançtan
kalkmayacak yerden. Göz göze gelemeyeceğiz onlarla. Sezen Aksu, biraz da bu
yüzden elden ele dolaştırılası bir şifa tasıdır. Herkesi kucaklayan bir evliya,
“kâlbi ekber” bir varlık haline gelmiştir
“Darüşşafaka yararına yapacak
bir şeyleriniz hep vardır!” sloganı daha güzel bir Türkiye çorbasında tuzunuzun
olacağını bilmek anlamına gelir. Bugün Daçka mezunlarının kaç tanesi kendi
çocuğuna da yoksulluk, yoksunluk çektirmiştir? Hemen hepsi ailelerine yettiği
gibi kendilerine gelecek sağlayan bu kuruma maddi manevi katkıda bulunabilmek
için geri dönerler. Bu “geri dönüşü” baştan garanti bu dernek, Türkiye
Cumhuriyeti’mizin temel ilkelerini her zaman savunmuştur. Kaldı ki,
Darüşşafakalı olmak, mezun olmayı da gerektirmiyor. O ailenin bütün Türkiye’yi
kucaklayan bir aile olduğunu bilmek yeterli. Darüşşafaka’da okumuş herkes ve
Sezen Aksu gibi bütün bağışçılarımız, ideolojilerden, siyasetten ve iktidar
ilişkilerinden bağımsız ve sadece öksüz yetim çocukların, haliyle de Türkiye’nin
geleceği için çalışıyorlar. Sezen Aksu, bu
yüreğini daha önce defalarca gösterdi. Bir kavrama dönüşen Cumartesi Anneleri
için de söyledi, okuyamayan doğulu kızlarımız için de, “Ünzile” olmasınlar diye,
karalar bağlamasınlar diye.
Bizim de ona sahip çıkmak,
borcumuz değil, hakkımızdır. Ona laf eden biri ile ilişkilerimizi yeniden gözden
geçirmedik mi, hatta bu ilişkimizi bitirmedik mi? 2002 yılında Paris’te bir
ortak arkadaşımız sayesinde cazın usta müzisyenlerinden Aldo Romano’nun evine
davetliyiz. Aldo Romano bize yemek yapacak, üstelik gırtlak kanseri
ameliyatından sonra. Ben yurtdışına giderken, kültürel varsıllığımızın
taşınabilir örneklerini yanımda götürürüm ve dağıtırım. Aldo’ya götürecek bir
şeyim kalmamış. Sadece Sezen’in o yıl çıkan “Şarkı Söylemek Lâzım” albümünü
kimseye vermeye kıyamamışım; Paris’i gezerken onu dinliyorum ya. Aldo ustanın
zarafetine karşılık ne yapmam gerekir? Biricikliğine denk ne olabilir? Sezen’in
albümü tabii ki. Yemek öncesi verdim ustaya armağanını. İşi gücü bırakıp CD’yi
hemen dinlemek istedi. Piyanosunun başına geçip ilk şarkının ana temasını
çalıverdi. “Hımm, yetmişli yılların sound’u ile düzenlemişler, güzel!” dedi.
Beğendi. Sevindim. Ama Paris’i birlikte gezdiğim arkadaşım dellendi. Paris
tatilinde bile, hele hele böyle özel bir gecede Sezen’i duymak onu kahretti.
Sezen’i sevmezmiş meğer. Arkadaşım o gece hayatımdan çıktı. Şair dostum Salih
Bolat’ın bestelemeyi bir türlü bitiremediğim şiirinden iki dize ile
yanıtlamıştım onun bu çirkin tepkisini: “Sen bu sevdayı kaldıramazsın/ Yüreğin
yetmez.” Madem sevemiyorsun, sevebilme ustalarını da salt hasetten dünyana
alamazsın. Şimdi düşünüyorum da, o gece arkadaşımdan güzel bir intikam da
alınmış meğer. Sonradan kıs kıs gülüşüm bundandır.
Bir kitap derim ben, Sezen Aksu
şifa tası olduğu kadar, oku oku bitirilemeyesi bir kitaptır da; şairdir, söz
yazarı değil. Değerimizi, güzelliğimizi hep “sezen” ile ölçüşümüz bu yüzden.
Arkadaşım, ablam, annem, sevgilim, komşum, tanrıçam. Bütün anlamları ile
Sezen’in sesi, bir zemheri kışta sobadan gelen sıcaktır; sırtım boran savurur,
yüzüm kestane kavurur ya, öyle işte. Belki şimdi unuttuk o sobalı günlerimizi. O
halde “anacığımızı düşünüp çok dikkat edeceğiz” ve geleceğimize sahip çıkacağız.
Hikmetli nesnedir Sezen Aksu. Popüler ikonların her an her yerde olabilme
özelliğine kuşkusuz o da sahiptir. Bu şifa tasının taklitleri, kopyaları da
gereklidir. Sanat yapıtları, şarkı olsun, tablo olsun, dünyayı daha iyi bir yere
dönüştürme yolunda başka yapıtlara, başka sağlam yüreklere de esin kaynağı
olmalı.
Memet’e söylediği gibi, biz de
“sonsuz nöbetteyiz!” Sezen gibi biz de tanırız büyümemiş çocukları, seksen-beş
yaşındaki Cumhuriyetimiz gibi “çocuk yüzünden.” Kedi yavruları gibi, huzur ve
güveni şefkâtli şifa taslarında buluşumuz bu yüzdendir. Derleyip toparlayan,
bizi bir arada tutan bu şifa tasının anlamlarını çoğaltmak, iyiyi çoğaltmak
demektir. Depremi engellemek haddimiz olmayabilir, ama faili meçhul cinayetlerin
önüne geçmeye çalışmak, hangi felaketin geride kalan öksüzü, yetimi olurlarsa
olsunlar, çocuklara sahip çıkmak ile aynı değerdedir. İnsaniyet bunu gerektirir.
Sezen de, insandır ya, insanlık görevini yapmaktadır. Bize düşen ise, tıpkı
mutfakta bulaşık yıkarken onun bir şarkısının nakaratını yineleyişimiz gibi,
onun yaptığını irticalen taklit etmektir.
Geçen yıl yazdığım bir haiku sözümü özetleyip toparlayıversin.
Aç beni özenle
Ayraç nihavend pembe
Aşk sezenedir.