Ötekinin
Sessizliği: Hayalgücünün Gücü
Aşkta
ve siyasette hayalgücünün önemine bir önceki denememde değinmiştim.
Şimdi ise hayalgücü ile başka kavramlar arasındaki bağlantılar
üzerine kafa yormak istiyorum. Hem kendi kafamı, hem de sevgili
okurlarımın kafasını yormak, biraz eğlendirmek, biraz de düşündürmek
için. Sürç-i lisan eder miyiz, ederiz elbette, bunun için hayalgücü
gerekmez...affola.
Batı edebiyatında, sinemasında, resminde içe yolculuk, benlik
arayışı, insanın kendini kovalayışı, Emily Dickinson’dan Plath’a,
Melville, Kafka’dan Paul Auster’a ne bitmez tükenmez bir hayalgücü
kaynağıdır. Benim Latife için kullandığım “muhayyilemin pınarı”
yakıştırması benlik arayışı için geçerlidir. Yaratıcı bir güç
kaynağıdır ve bir o kadar da ölümcül bir yolculuk arkadaşıdır
hayalgücü. Benlik arkasındaki ya da ötesindeki ben’i bulmak, Emily
Dickinson gibiler için ancak delilik ile gerçekleşebilir. Belki
de bu yüzden, deliler oldum olası kahindir, kutsi varlıklardır,
toplumca el üstünde tutulur, bizim göremediklerimizi görürler,
hissederler. Onlar da gidip gelmişlerdir. Tıpkı, inek gibi kimi
hayvanlara, Arizona Dream filminde balıklara yakıştırılan o dinginlik,
o suskunluk, yok suskunluk değil, susmuşluk ya da sessizlik. Plath’ın
“susma cesareti” diye nitelediği bu biliştir.
Beatles
grubunun has elemanlarından John Lennon nereden bilirdi, neredeyse
bir müridi tarafından öldürüleceğini? Amerika’nın Vietnam serüveni
sonrası düzene karşıt etkinlikleri yüzünden öldürüldüğünü de iddia
edenler var ama onca şarkıya hayalgücünü, yüreğini, ruhunu sunmuş
bu insan böyle yok edileceğini hayal etmiş midir? Etmemiştir kuşkusuz,
ettiyse bile, aynı hayalgücü ona “Devam!” demiştir. Halk ozanlarımız
gibi yüreği, aşkı ile yol alıp bütün birikim ve enerjisini insanın
daha iyi bir geleceği olması için harcayanlardandır John Lennon.
O, yani İngiliz John Lennon popüler müziğin Cesuryürek’idir, haksızlığa,
adaletsizliğe, savaşa, sömürgeciliğe karşı çıkmıştır. Müziği ile
“Özgürlüüük!” diye haykırmıştır. Cesuryürek, yani İskoç William
Wallace ise İngilizlerin hegemonyasına karşı savaşırken aşkından
ve canından olup bir efsane, bir ulusal kahraman olup çıkmıştır.
İskoçlar (ülkenin yüzde seksenini elinde bulunduran sözde soylu
kökenli İskoçlar değil), İskoç halkı, İngilizlerden nefret ederler.
İrlandalıların ve İskoçların bugünkü hallerinden, Muson Düğünü
filminde izlediğimiz Hindistan’ın, Bangladeş’in, Pakistan’ın hallerinden
yine İngiliz emperyalist siyaseti sorumludur. Yeryüzüne gelmiş
geçmiş en acımasız imparatorluk olmuştur ufkunda güneş batmayan
İngilizin zulmü. Güneş onlar için batmamıştır çünkü başkalarının
güneşini batırmıştır İngiliz. Zenginlikleri Kristof Kolomb denen
hırsızın, kifayetsiz muhterisin de dikkatini çeken ve salt bu
hırs yüzünden hepimizin başına Amerika illetini sarmasına yol
açmıştır da dünyanın Anglo-Sakson egemenliğinden “nasibini alan”
bu bölgesinin yöre halklarının hayalgüçlerini sadece varoluş telaşına
sıkıştırmıştır. Hâlâ İngilizceye dilleri dönmese de, Sangam, Arkadaşımın
Aşkı filminden her hallerini sevdiğim Hintliler, su gibi akıcı
konuştukları İngilizin dilini şimdi Amerika’ya endekslemişlerdir.
İngiliz ile Amerikalı aynı soyun bokudur ve uzun vadeli bir varoluş
tarihi hesaplama oyunlarında buraya kadar başarılı olmuş görünüyorlar.
İmparatorluk düşleri kuranlar sayesinde Nazım’ın Kuvây-ı Milliye
destanında da dediği gibi “Ateşi ve ihaneti gördük.”
Aynı John Lennon şöyle demiştir sağlığında: “Hayat, biz başka
şeyler planlarken oluverendir.”
Ölümüyle bunu doğrulaması gerekmezdi diyebilirsiniz, ama kendi
hayatınıza bakın, bu özdeyişe denk düşecek birçok örnek bulmakta
zorlanmayacaksınız.
Fatih Sultan Mehmet’in gemilerini kızaklar üstünde Boğaz’a indirip
İstanbul’u fethetmesinden tutun, Van Gogh’un kulaklarını kesmesine
kadar; Tolkien’in bir Danimarka köyünde üç beş kişinin konuştuğu
dili elf dili olarak yeniden yaratmaya çalışmasından tutun da,
uçaklarla ikiz kulelere, pentagona dalıp dünyayı yerinden oynatmaya
ve tarihi değiştirmeye kadar; klasik komedideki kasıtlı ya da
tesadüf eseri kimlik karışıklığı yaratıp oradan komik unsurlar
ve dramatik ironi çıkartabilmekten tutun da, halkı yöneten meclislerde
olmadıkları gibi dolanan milletin vekillerine kadar hayalgücünün
insana neler yaptırabildiğine birçok örnek sayabiliriz kurmaca
dünyasından ve/ya da gerçek hayattan. Hatta bir gerçek hayattan,
bir kurmaca ve fantezi dünyasından hayalgücü ürünlerini masaya
atarak çok eğlenceli bir pişti bile oynayabilirsiniz.
Hayalgücümüzü hayatımızın her evresinde kullanırız farkında olmadan.
Amerikan filmleri de bunun örnekleriyle doludur. Eskiler MacGayvır
dizisinden, ya da şimdilerde TV’de yeniden gösterilen Görevimiz
Tehlike gibi dizilerde zor durumların üstesinden gelebilmek için
insanoğlunun hayalgücünün ve oyunculuğunun nasıl kullanıldığını
hepimiz biliyoruz. Ama bu tür yapımlarda Amerika varoluşunu hep
bir ötekinin varlığına, alt edilmesi gereken bir hasımın, bir
düşmanın varolduğu, hatta olması gerektiği fikrine, savına dayandırır.
Paranoyak zeminde hayalgücünün çalışması için bu şarttır. Ben
ancak düşmanım varsa var olduğumu anlayabilirim de ondan der Hollywood
ve ne yapar eder düşmanı ortadan kaldırır. Gerçek hayatta da mı
öyle yapıyorlar? Amerikalı arkadaşım kendisinden kesilen vergiden
yakınıyor. Ama o vergiler sana hizmet olarak dönüyor ve ben ona
“Amerika’da tuzun kuru yaşıyorsun,” diyorum. “Hadi oradan, ne
hizmeti,” diyor, “senin de hayalgücün hiç yokmuş,” diyor. O paraların
hepsi Afganistan’a gidiyor, Irak’a gidiyor,” diyor. Silaha, savaşa
yatırım yapılıyor demek istemedi tabii ki. Benim paralarımla Afganistan’ın
geleceği kurtulacak demek istiyor. Kimin hayalgücü zayıfmış ona
siz karar verin. İngiliz çekilmiş dünyanın buralarından, yedi
cihan dolanmış ve Amerikalı kimliğiyle geri dönmüş. Buradaki denklemi
çözmek için hayalgücüne gerek yok.
Hayalgücü hep iktidar için, sömürgecilik için çalıştırılmaz tabii
ki. Sifondan ampule kadar hayati öneme sahip birçok buluş da hayalgücü
sayesinde gerçekleşmemiş mi? Benjamin Franklin ile Edison ve onlardan
önce de geçtiğimiz milenyumun bir numaralı mucidi seçilen Gutenberg
olmasa bu yazıyı size yazabiliyor olur muydum? Graham Bell olmasaydı
asansörde ya da Yedi Göller’de kara saplanıp kalakaldığımda imdaaat
diye cep telefonumla yardım isteyebilir miydim? İyimserler olmasaydı
uçak, kötümserler olmasaydı da paraşüt bulunabilir miydi? Hayır.
Ama aynı dahiler sayesinde ödül sandığımız şeyler, eksikliğinde
bedel oluvermiyor mu? İşte tüketim ekonomisinin, popüler kültür
ürünlerini haldır huldur tüketişimizin altında yatan virüs bu.
Ödül bekliyorsunuz, bedel ödediğinizi daha sonra anladığınızda
vakit çok geç oluyor. Yani ben bu satırları “Sakla” komutunu tuşlamadan
elektirik gidiverse ben kime söveceğim? Uyurken bile cebine milyonlarca
dolar giren Bill Gates’e mi?
Ya cep telefonuma, ya da e-mail adresime gelen bir sürü deli saçması
mesajdan kim sorumlu?
Peki onca yazar kendilerini gizlemek ya da başka birçok sebepten
neden kurmacaya başvururlar? Yaratıcı deha sadece sanatçılara
özgü müdür? Ekonomik kriz yüzünden insanları dolandırmanın binbir
yolunu bulan insanların hayalgücü yok mudur? Babamın aldığı yarım
kilo kıyma ile bir hafta boyunca içinde et kokulu yemekler yapan
ve Tansu Çiller’i televizyonda her görüşünde “Kardeşlerime bakmak
için okulu bırakmak zorunda kalmasaydım, ben bundan iyi başbakan
olurdum,” diyen anamın hayalgücü yok muydu?
Bunları yazmak için hayalgücümü olduğu kadar yaşantısal bilgi
dağarcığımı da kullanan ben bunları nereden biliyorum sanıyorsunuz?
Kapıma gelip de güleryüzü ve tatlı diliyle bana üç kuruşluk tost
makinesini bir sürü hediyesiyle on kuruşa satmayı başarıp da bir
sürü hediyeyi getirmeyen adamın hayalgücü yok mudur? Devleti,
halkı soyan hortumculara haksızlık mı edelim şimdi? Onların cebimizden,
geleceğimizden çaldıklarını yurtdışlarında har vurup harman savurmalarını
sağlayan hep yakındığımız sistemin açıklarından yararlanabilme
hayalgüçleri değil midir? Buna göz yumanların hayalgücünü sorgulamamız
gerekir aslında. Oy verip baştacı ettiğimiz kahramanımız hırsız,
katil çıkıyorsa, onu alaşağı etmek için yürekten çalıştırmalıyız
hayalgücümüzü.
Ruhen komünistim, bu belli. Ama her askeri darbeden sonra gül
ağacı gibi her gelene eğilen Eylül yorgunlarından olmayacağım
ben.
Yürekten söylemek istediklerini yüksek sesle söyleyemeyenler çoğunluktadır
ve bunun için kaleme sarılmıştır birçok yazar. Tennessee Williams
gibi usta bir oyun yazarının, ya da Amerikan öykücülüğünün dahilerinden
Sherwood Anderson’ın sonları, yani ölümleri nasıl olmuş? İlkinin
boğazına uyku ilacı sanarak ağzına attığı göz damlası ilacının
şişesinin plastik kapağı, ikincisinin ise dişini karıştırırken
boğazına kaçan kürdan olmuş. Hayal edebilirler miydi böyle olacağını
sonlarının? Siz nasıl öleceğinizi hayal edebilir misiniz? Etmeyin
boşuna, hayattan, hayatınızdan yersiniz boşuna.
Hangisinin daha gerçek olduğunu düşününce insan zıvanasından çıkıyor.
Gerçek olanı anlatsanız, yazsanız, herkes kurmaca sanır, yazarın
hayalgücünün bir eseri diye ciddiye almazlar. Siz hiç Üsküdar’da
bir lahmacuncuda boğazınıza kaçan kıyma parçası yüzünden lokanta
içinde fır fır döndünüz de mosmor olmuş yüzünüzün ortasında dışarı
fırlamak üzere gözlerinizle sizden başka herkesin kendi işinde
gücünde hayatlarını idame ettiklerini gördünüz mü? Ben gördüm;
Breugel’in “İkarus’un Düşüşü” adlı tablosunda betimlediği gibi,
o tabloyu müzede görüp de “Museé des Beaux Arts” şiirinde Yeats’in
saptadığı gibi hayat sürüyordu. Lahmacuncudaki diğer aç insanlar
karınlarını doyurmayı sürdürüyorlardı ve ben lokantanın ortasında
nefes alabilmek için umarsızca fır fır dönerken hayalgücünün gücü
hayat için çalışıyordu. Ölüm için hayalgücü gerekmez. Diyaframınızın
üstüne biraz bastırıp öksürün, burnunuzdan nefes alın, lahmacunun
nefes borunuza kaçan kıyması dışarı fırlayacaktır.
Hayat fani, ölüm ani.
Verilmiş sadakam mı varmış? Belki. Yaptığım kötülükler kadar ani
yaptığım iyilikler baskın çıkmıştır belki de kozmosun ilahi adaleti
kurtarmıştır beni. Kim bilir?
Ya hayalgücünüzle yarattıklarınız, okuyucunun kurmaca niyetine,
öykü ya da roman niyetine okuduklarının siz yazdıktan sonra aynen
başınıza gelmesine ne dersiniz? Ürkütücü. Çünkü insan hırsızı,
ahlâksızı, mütecavizi, riyakârı, çirkini hayat içinde anlatırken
kendi ölümünü ya da cesedini anlatmak arzusunu da duyar. Hiçbir
yazar kendi cesedini anlatabilememiştir. Belki Jack London Martin
Eden’ın sonunda buna biraz yaklaşmıştır, tahmin etmiştir. Evet,
yazar kendi sonunu anlatamaz, bu olanaksızdır ama öylesine de
çekicidir bu ulaşılmaz anlatı. Sanatçının hayalgücü hep ölümün
mutlak duvarına toslayarak çalışır ve hayat üretir.
Öyle de olmalıdır. Hayat ölüme karşın değil, ölümle birlikte yaşamaya
değer. Yeter ki hayalgücümüzü çalıştıralım biraz, aşkla. Ölüm,
en büyük yaşam ve hayalgücü kaynağıdır.
Yeter ki bu yolculukta benliğimizle, Emily teyzemin yengesi Higginson’a
yazdığı bir mektubunda dediği gibi “sanılan bir kişi” olan ben,
o bir ben vardır benden içeru da denen ötekinin sessizliği ile
riskli iletişimi sürdürelim.
Hayalgücü çalışmak üzeredir. Lütfen cep telefonlarınızı kapatınız.
|