KISA
FİLM ÖYKÜSÜ
MÜRÜVVET HANIM
Harbiye,
İstanbul. Kırk yaşlarındaki adam otobüs durağında beklemektedir.
Elinde bir demet ortanca vardır. Otobüsün geleceği yöne doğru
bakar; yaşlı mı yaşlı bir kadın gelmektedir durağa doğru. İki
elinde de içi dolu olduğu belli, ağır torbalar taşımaktadır iki
büklüm.
“Aman
tanrım, ne kadar yaşlı bir kadın. Yüz yaşında vardır kesin,” der
duraktaki adam. (Bundan sonrası adamın kadına yüklediği anlam
ve beklentilerdir ki sinema diliyle anlatılacak bir iç konuşmadır;
bu nedenle birinci tekil şahıs anlatıcıya geçiyorum burada).
“Güngörmüş
bir kadına benziyor. Başındaki de peruk; bu yaşta bu kadar parlak
saç olur mu? Dudakları da kıpkırmızı. Gençliğinde, Yelpaze mecmuasında
gördüğü Pola Morelli kadar güzeldi belki de. Ayak bilekleri de
incecik. Yere basışındaki temkin ve zerafet…belli soylu bir kadın
bu. Bacaklarında çorap mı var, yoksa derisi kırış kırış olmuş
da iki numara büyük çorap gibi mi duruyor?
“Kim
bilir, bu kadın sırma tellerle işli yatak örtülerine uzanmış Lüsiyen
Hanım gibi çirkin olmasına karşın, belki onun da Abdülhak Hamit
gibi bir Şair-i Azam’ı vardı. Belki o da Lüsiyen Hanım gibi hasretle
yanmış tutuşmuş, yadellerden, güzel efendiciğine mektuplar yazmıştır.
Belki onun sevgilisi de Pera Palas’ta vitraylı bir cam arkasında
onu sıkıştırmıştır da Mürüvvet Hanım, ‘Lütfen efendiciğim, bir
gören olur’, demiştir.
“Mürüvvet.
Ah, ne güzel uydu bu ad ona.”
“Belki
de Ermenidir. Eniştemin fıkrasındaki Hayganoş.”
Enişte,
rakı kadehinden bir yudum alıp Ayhan Işık ya da Douglas Fairbanks
bıyığını sıvazladıktan sonra anlatır Hayganoş fıkrasını:
“Efenim,
Hayganoş Taksim’den binmiş otobüse; genç, yakışıklı bir delikanlı
elini onun koynuna sokmuş, Şişli’de inene kadar da elini Hayganoş’un
koynundan çıkarmamış. Haygonoş, otobüsten inen genç adamın ardından
hüzünle bakarken bir de ne görsün, koynundaki altınları gitmiş.
Karakolda olayı eksiksiz anlatmış Hayganoş. Bunun üzerine komiser:
‘Bre kadın, adam elini Taksim’de sokmuş koynuna, Şişli’ye kadar
neden sesin çıkmamıştır?’ diye sorunca Hayganoş da ‘Ne biliridim
fena bir niyeti var idi?’ deyivermiş.
“Evet,
Hayganoş Hanım olabilir bu yaşlı kadın. Belki de fıkradaki Hayganoş
ile uğruna cinayet işlenen ve sonunda da Manut’un evine sermaye
olan Hayganoş aynı kadındı.
Adamın
kulağında annesinin, öğretmeninin sesleri çınlar: ‘Otobüste, sokakta
yaşlılara, hamile kadınlara yardım et, onlara yer ver.’
“Ona
yardım etsem, belki benden bir yanak alır, ağır torbalarını evine
kadar taşımama izin verir; hatta ahşap evine girmeme, bu torbaları
merdivenlerden yukarı taşıma bile izin verir, sonra da bir bardak
ada çayı ya da ıhlamur ikram eder. Hatta, eski fotoğraflarını
bile gösterir bana. Koluyla albümün tozunu silerken, ‘Çok zaman
oldu bu albümü açmayalı,” der ve ben de onun eski fotoğraflarından
bir öykü falan yazarım. Örgülü saçları ile ilkokulda; erkek kardeşinin
sünnet düğününde şarkı söylerken; erik ağacının altında otururken;
erguvanlar, tüller, sisler içinde siyah-beyaz İstanbul fotoğrafları
gösterir bana. Ah ne güzel olur. Sonra ben onu haftada bir ziyaret
ederim.”
“Hatta
bir gün, sandığını açıp çeyizinden geride kalanları, gümüşten
gelin başlığını, altın kaplama cam sürmedenliğini çıkarır. Belki,
ona böylesine yakınlık gösterdiğim için bana bir enfiye kutusu
ile ya da Prenses Süreyya resimli bir çay tabağı vererek ödüllendirir
beni. Ben de, onun bana verdiklerini evimin en göze çarpan köşesine
koyarım, dostlarıma gösteririm. Dostlarım imrenirler bana.”
“Belki
de Mürüvvet Hanım, Gazi Mustafa Kemal’in hariciye vekillerinden
birinin, ünlü bir paşanın yakınıdır da Gazi’nin kocasına imzalayıp
verdiği bir itimatname de çıkar sandıktan. Belki de Abidin Dino’nun
yakınıdır da, onun Paris’te Rue de Cardinale’de gezinirken yaptığı
bir tablosu vardır duvarında da…kim bilir, tablo koleksiyonu yaptığımı
öğrenince…bana…kim bilir?”
“Gururlu
gururlu yürüyüşüne bakılırsa bir Nişantaşı, Teşvikiye ya da bir
Şişli kadını da olabilir Mürüvvet Hanım. Dekadandır. Hayatı boyunca
iltifata ve refaha mazhar olmuştur, balolarda miralaylarla dans
etmiştir, Fransızca aşk romanları okumuştur, memleketin siyasi
ve felsefi akımlarıyla ilgilenmiştir. Dadılar elinde, Fransız
adab-ı muaşeret kurallarına göre yetiştirilmiştir. Belki Resimli
Ay dergisinde son moda giysileri ve saç modeli ile bir fotoğrafı
bile yayımlanmıştır, ya da ne bileyim, 1935’de 12. Milletlerarası
Kadınlar Kongresi dolayısı ile İsviçre’de basılan pullardan birinin
üstünde onun da yüzü yer almıştır da Kadıköy kadınları, Beyazıt
kadınları ona imrenmiştir. Zamanla, ona refah sağlayan kaynaklar
kurudukça, gözden düşmüştür, ya da 1970’li yılların başında yobazlar
talan etmiştir elinde kalan son dükkânı. Sevenleri, birlikte kadeh
tokuşturdukları çekip gitmiştir.”
“Bir
stili var Mürüvvet Hanım’ın. Belki, Şirket-I Hayriye’nin ilk istimli
vapurlarında Boğaz’da sefa sürmüştür; hatta, Şirket kaptanlarından
birine, örneğin Atatürk’ün öldüğü yıl Hasköy’de inşa edilen ve
daha sonra yüzer restoran olan ‘Sarıyer’ adlı şirket vapurunun
kaptanına aşık olmuştur da yalısının penceresinden ona tepsi içinde
kahve uzatmıştır, baklava uzatmıştır. Belki de, Halâs adlı vapuru
satın alıp özel yat yapan Mürüvvet Hanım’ın ailesidir.”
Yaşlı
kadın üzerine bu beklentileri yükleyen ve elinde ortancalarla
durakta otobüs bekleyen bu adam, yaşlı kadının yaya geçidine geldiğini
ve caddenin öteki tarafına geçmeye hazırlandığını fark eder etmez
hemen yaşlı kadının yanına gider ve şevkle elini uzatıp seslenir:
—Afedersiniz
teyzeciğim, müsaade edin gideceğiniz yere kadar torbalarınızı
ben taşıyayım.
Yaşlı
kadın, başını usulca kaldırır; torbalarına sımsıkı sarılıp onları
kendine doğru çeker ve feri gitmiş gözlerinden ateşler saçarak
adama dik dik bakar ve der ki:
—Bir
şey yok torbalarda, bir şey yok! Ben kendim taşırım.
Sonra
adamın elindeki ortancaları görür ve ekler:
—Ben
ortanca mıyım da kendi ağırlığımı taşıyamiyim ha!
|