İT
ÜRÜR: DOGVILLE
Dogville
burası. İtin ürüdüğü, kervanın yürüdüğü yer. Küresel inim. Yazarların
gammazlandığı dönemden geçtik, gammazlaştığı cinnet mekân burası.
Ayağımın altındaki zemin vıcık vıcık. Düşmemek için Harry Potter’a
mı, Frodo’ya mı, Mr. Anderson’a mı tutunsam şaşırdım. Uçurumuma
çanak tutar gibi uzatıyorlar kaygan ellerini. Güç bende diyenlerin,
diyebilenlerin ülkesi bu kaypak matrix içinde daha fazla duramayacağını
anlayan ve Bartleby gibi “yapmamayı tercih eden” sivil itaatsizlerin
aradığı sığınak, sıcacık kuytu birbaşınalığımın perde arkası.
Dışı sizi, içi beni yakar.
Saat altıya gelirken uyandım, perdeyi açtım. Hiiii !! Her yerde
kar var. Sinemaya şu basur ameliyatı yüzünden gitmeyeli bir ayı
geçti. En iyisi DVD’den izleyeyim. (Beş sene önce Amerika’da indirimli
raflarda görebildiğimiz bu yeni tutkumuza kavuşur kavuşmaz izlediğim
filme bak: Dogville)
Dogville’in sonunda suretini de gostererek ürüyen it, çocukluktan
bu yana yinelenen karabasanımdaki ite çok benziyor. Ben sırt üstü
düşüyorum karlar üstüne, it üstüme atlıyor, ben de bizzat itmişim
gibi iki elimle onu havada yakalamak üzere ve yabanıl bir hayvan
gibi fırlıyorum yerimden. Kendi hayvan sesime uyanıyorum sonra.
İtle dalaşmamı hiç görmüyorum rüyamda. Hep o canavarımsı sesime
uyanıyorum korku içinde ama kendi sesimi duyunca bu yaşadıklarımın
gerçek olmadığını anladığımdan rahatlayıveriyorum.
Dışardan “Neşen Bilir Pansiyon” gibi görünen evimi de bilinçaltı-kurmacacıbaşımın
da bilinçli yardımı ile birbaşınalığın, mutlu yalnızlığın kutsandığı
bir eşik haline getiriyorum zamanla. Dışarısı ıssız. İnsansızlıktan
geberiyoruz, fantastik, ithal yalnızlıklarla ve gerçek ile yanılsama
karışımı eğlencelerle de şu, bu, o oluyoruz kanepe patatesi halinde
ve de hatta vadaaaaaa!
Eşiğimin ıssızlaşma sürecinde farketmeye başladım ki yazar olsun,
ressam olsun, yönetmen olsun, sanatçıların hepsi gammaz. Hatta
teşhirci, röntgenci, şizofren, depresif, obsessif, ama ille de
gammaz. İnsanların simbiosis gereği oynadığı rolleri açığa vuruyorlar,
maskelerini çıkarıyorlar, ürettikleri ile tüketicilerini cıscıbıldak
bırakıyorlar. İşte o kiminin çok sevimli bulduğu mor yaratıklar
gibi anadan üryan vadaaaa! Bir de kafaya uygun huni, tamamdır,
herkesin alışveriş sepetinden fırlarız valla: Vadaaaa! Herkes
görür bizi. Varızdır o zaman.
Gandalf mandalf yok anam; çağır ki gelsin kurtarsın seni müsibetlerden,
ellerinde çiçeklerle karşıla istersen, bir de. Gelsin de Grace’e
bu kasabalıların neler yaptığını görsün, görsün de kurtarsın fazilet
hanımı masumların şiddetinden. Bayan zarafet, bayan letafet, bayan
nezaket, hatta hatta basbayan inayetin ırzına nasıl geçiliyor
itin ürüdüğü bu yerde; gör, özgürlüğü için her şeyi göze alan
cesur bir kırmızı başlıklı kızın başına neler gelirmiş gör; evet
Lars von Trier’in son filmi bunu anlatmaktadır. Bayan Grace’in
son eylemi, kurbanken katile dönüşmeyi seçişi de İngilizce’de
“Act of Grace” (Genel Af) ile tam bir ironi oluşturur. Allah beni
affetsin ama pek de güzel yapıyor Grace bacım. Oh, yüreğim yağ
bağladı.
Riyalarla örülü kurumların peçelerini gördükçe içindeki iti büyütür
Grace. Biz buna büyümek, olgunlaşmak da deriz. Ancak böyle kabul
görürüz. Dışarısı ona dişini ne kadar gösterirse o da kendi içindeki
dişleri o kadar keskinleştirir dışarısındakilere karşı. Yazar
ya da sanatçı çağına tanık olamıyorsa, kendine ihanet etmeyen
bir tanık olamıyorsa, filmdeki yazar bozuntusu gibi katli vaciptir
de ondan. Masumiyet kimsenin tekelinde değildir.
Gammazım ben. Şiirinden filmine, işçisinden başkanına Amerika’nın
perdesini, peçesini, tesettürünü aralamaya adadım zamanımı. Sözcük
gibidir peçe, perde, tesettür... ne kadar bol kesersen kumaşı,
o kadar çoktur gizlediğin. Az aslında çoktur, bilen bilir. İroniyi
sevişim bundandır. Nicole Kidman’ın masumlar masumu mah cemali
de arkasında gizlediği harabeyi örtüşü yüzünden güzeldir. Bu güzel
yüz sahibinin ruhunun ardı sırsız aynasıdır. Boyunduruk vurulan
ve her daim ırzına geçilen bu masumiyetin elinden olur sonumuz.
Michigan’ın mezrası Saginaw’da hocalık yaparkenki ev arkadaşım
Minnosh’un Ankara temsilcisi Ceni (Jenny yazılır, salak Forest
Gump’ın orospu sevgilisi gibi yani) pencere pervazında oturmuş
kış güneşinin cılız sıcağında sol patisini yalıyor. Birazdan,
klavyemin üstüne oturacak ve bitir şu yazıyı diyecek müstehzi
bakışlarıyla. “Tıkır tıkır tıkır, sinirlerimi bozuyorsun. Sana
Musa gibi bir köpek lazım. Har har har diye çemkirsin suratına,”
diyecek.
O gelmeden ben gidiyorum onun yanına. Hayalgücümün zıvanasından
dışarı bakıyorum.
Hiiii !! Her yerde kâr var!
Zıvanasızlıkta hayır vardır; Emily teyzem de doğruluyor bunu,
“Much Madness is Divinest Sense” diye başladığı şiirinde. Cinayetin
her türlüsünün işlendiği ve bunun da simbiosis’in kuralı olduğunu
aşılayan ve itleştiğimizi yüzümüze vurur Emil’anımcım, Ceni yetmiyormuş
gibi. Kula kulluk etmekten değil rahatsızlık duymak, s.kimiz toşpilimize
denkleşmiş haberimiz yok, öyle bir toplu konutlaşmışız işte, adını
da İtkent koymuşuz.
Görmem lâzım. Hep eski madene saklı yaşayamam ben. Sonra yatalak
ve işemikli June da susturmak ister beni “Şişt!” diye. Kendi sesimi
duymaktan ürker hale gelirim. Bu yüzden de sadece tanık olmak
bana yakışmaz; bir iki kitap yazdıktan sonra latif iclal hanım
gibi inayet sahibi olduğumu deterjan reklâmlarında noktalayamam
ben. Grace’in babası haklı, bu kadar inayet sahibi olmak “küstahlığın”
dik alâsı. “Sen ne demeye görmüş geçirmiş, dönmüş bir daha görmüş
geçirmiş gibi amiyaneleşiyorsun ha! Yirmi bir yaşındaysan niye
otuz beşindeki göngörmüşler gibi konsomasyondasın he?” diye sormaz
mı sponsorunu diktiğimin saatçi prodüktörü? Elena mısın sen ki
ne derlerse haklısınız deyip sineye çekiyorsun? Bayan Azize Peşkeş
olsun adın o zaman. Azizeleşmek istiyorsan, hak edeni katledeceksin,
Trier öyle diyor. Günümüzün simbiosis anayasası bunu buyuruyor.
Kim mi hak ediyor: Kendileri ceset, ama dikenleri hâlâ başkasını
yakan güller hak ediyor.
İlerleme dediklerinin yüreğinde de işte bu kıyım ahlâkı yatıyor.
Kendi kıyım kitabınızın illüstrasyonlarını da kendiniz yapmanız
gerekiyor. This is Turkish you know! Halepçe’de kimyasala boğduğunuz
insanların yere can havliyle tutunacak bir el arayışı ile Saddam’ın
ağzına giren plastik eldivenin ne kadar el oluşu arasında yatan
cinas ve ironiden insanlık durumuna ilişkin çıkacak ders önünde
sonunda iktidar diyor, iktidardır illetlerin şahı. Kendi kendimizi
gözetleyen Biraderleriz her birimiz. Belleğimde o kadar katliam
var ki karşıma çıkan ilk fazilet hanımı belleyeceğim; belleyeyim
ki anlasın inayet abidesi olmak ne demek. İt böyle ürümüş, kervan
böyle yürümüş. Karanlık da kahve dövücüsünün hınk deyicisi olmuş
da bütün çirkinlikleri, pislikleri gizlemiş. Bana şükreder. Hayatta
kalabilmeyi ancak böyle öğrenir. Niyetim kötüyse namerdim.
Biz erelim muradımıza, siz çıkın kerevetimize. Kerevetim evrenin
sessizliği, hep kendimi işittiğim İtkent. Yakında metro da yapılacakmış
İtkent’e. Varoşlardan uzak yaşarsınız, kendi İtkent’inize taşının
hemen.
Öküzün altı buzağı dolmuş amanın. Zıvanama gömülmenin alemi yok.
Baksanıza güle, kendi ölmüş ama dikeni hâlâ can yakıyor. Belleğin
de var bir iti, deşer durur içinde kıvrılmış güvenle uyuduğu cenini.
Eşikte zıvanadan çıkmak böyle bir şey. İnsanın kendi iti kendi
yüzüne duruyor.
|