İNSANIN
SILASI1
Canetti’nin Notları Üzerine Uğunmalar
Yazma serüvenimin yolunu açan sevgili Ahmet Cemal’e
Elias Canetti’nin bu kitabını bana armağan eden öğrencim “Varlığının
ihtişamıyla beni heyecanlandıran güzel insana sevgilerle,” diye
yazmış.
Egomu
epey cilalamıştı bu sözler geçmişte, şimdi gülümsüyorum. Hem “ihtişam”
sözcüğünde zaman ve beden bağlantılı ironilere, hem de kitabı
veren öğrencim ile artık tesadüflere dayalı görüşüyor olmamız
yüzünden. Belki de öğrencim kendi “ihtişamının” ayırdına varmıştır.
Ama
kitap lime lime duruyor önümde. Lime lime oluşu, hem çok okunmuşluğu
yüzünden hem de baskısının kötülüğü ya da somun ekmek gibi oluşu
yüzünden. Didik didik etmişiz biz bu kitabın bendeki kopyasını
okurken. Biz kim? Ben, kitabı bana armağan eden öğrencim ve kitabı
benden ödünç alan ve bu kitaba tutku ile bağlanan sevgili canım,
Laçin Ceylan.
Laçin’den
bu kitabı defalarca geri istedim çünkü defter gibi kullanmış ve
üstüne bir sürü not almıştım. Nihayet bu yıl geri verebildi ama
çok sevdiği için bu denemeyi bitirdikten sonra kitabı ona geri
vereceğim. Benim için önemli olan bu kitapla birlikte neler düşündüğümü
anımsamak, düşünce serüvenimde kitabı okuduğum günlerde neredeymişim,
şimdi neredeyim görmek.
Unutmak
istemiyorum. Anımsadıklarımı belki de yanlış anımsıyorum. Doğru
anımsamam gerekenleri belki de denemelere değil de daha cesurca,
hatta daha pervasızca, zıvanamdan çıkmışcasına yazdığım şiirlerime,
öykülerime saklıyor bilinçaltım. Çünkü öykülerimde hepten uydurduğumu
sandığım bazı olayların ben daha bebekken gerçekleşmiş olduğunu
daha sonra öğreniveriyorum. Bunun izini okur, şiirlerimde, öykülerimde
sürsün.
Yazmak,
çünkü, benim için özgürlük demek, özgürlük zıvanası ya da.
Canetti
insanı kanırtır.
1942
notlarında Canetti özgürlüğü şöyle tanımlıyor:
“Özgürlük sözcüğü, önemli bir gerilimi, belki de varolanlar arasında
en önemli gerilimi
dile getirmeye yarar. İnsanoğlu hep çekip gitmek ister; gidilecek
yerin adı olmadığında, bu
yer belirlenemediğinde ve sınırları da görülemediğinde, özgürlük
diye adlandırılır.” (s.9)
Salih
Bolat dostum “Alıp başımızı gidelim uzak bozkır akşamlarına” dediği
için, belki de onca şiirinin içinde özgürlüğe ilişkin bir şeyler
söylediği bu şiirinin şarkısını yaptım. İpinizi koparın, zıvananızdan
çıkın derken de bunu kast ediyorum. İnsan düşlerinin zıvanasından
çıkıyorsa, yeni düşleri kendisine zıvana yapamaz, yapmamalı. Düşler
zıvana olamaz çünkü. Olmamalı.
1998
yılında Bergama Dünya Gençlik Buluşması’nda Fakir Baykurt’u görmüştüm.
İlk gençlik yıllarımda bilinçlenmemde en önemli paya sahip yazarlardandır
kendisi, Bekir Yıldız gibi. Hasır şapkası ile babam olsaydı ya
dediğim beyefendilikte aydınlık yüzlü biriydi. Tanıştık. Herkes
sırası ile yanında duruyor hatıra fotoğrafı çektiriyordu. Sıkılırım
böyle şeylerden ama yine de dayanamadım. Yanaştım. Kendimi tanıştırdım.
“Gel Yusuf,” dedi. Serkan (Dalkılıç) da deklanşöre basıverdi.
En sevdiğim fotoğraflardandır bu. Bu fotoğraftaki beni çok beğenirim.
“Dahili kayıtlılığımı” ustalıkla ele veriyor. Michigan’da hocalığım
sırasında (1999) sıladan uzaktayken ben Amerikan televizyon haberlerine
girebilen depreme ağladım, “Fakir” hocamın ölümüne ağladım. Sonra
gene anımsadım ki bu fotoğrafta Fakir Baykurt’un yanağına yanağımı
kondurduğumda bitlenmeye başlamışmışım meğerse, çünkü bu buluşma
günleri boyunca ama kaldığım otelde, ama kamp alanında bit kapmışım.
Ankara’ya döndüğümde anlamıştım niye kaşınıp durduğumu. Umarım
Fakir hocama hayatının son günlerinde bir de bitlenme illetini
bulaştırmamışımdır. Fotoğraftaki mutluluğun geri planında, yüzüme
inen saçlarımın arasında bitlerin olabileceği kimin aklına gelir
ki?
Saçımdan
temizlediğim bitler, kafamın içine yerleşti. Vit vit ötüp duruyorlar
ve diyorlar ki “Fakir Baykurt bir bilge idi,” en azından onu özel
üniversitelerin vitrinine koyacak bir ödül kendisine verilmediği
için. Fahri doktora ünvanı fakirin neyine ki?
Canetti
diyor ki: “Bilge kişi, yaşamı boyunca bir çocuk olarak kalır;
salt yanıtların varlığı, toprağı ve soluğu çoraklaştırır. Bilmek,
yalnızca iktidar sahibi için bir silahtır; bilge kişinin en nefret
ettiği şey ise silahlardır. Bilge kişi tanıdıklarından daha çok
sayıda insanı sevme arzusundan ötürü utanç duymaz; bilge kişi,
haklarında hiçbir şey bilmediği insanlara tepeden bakıp kendini
onlardan ayrı tutmaz.” (s.10)
Fotoğrafta
Fakir hocamın elinin omuzuma dokunuşu Canetti’yi doğruluyor.
Canetti’nin
bilge tanımına uygun birçok insan var aklımda, her yaş grubundan,
her meslekten, her cinsiyetten: Bana ve birçok başkalarına “sevgilim”
diye hitap ettiğini daha önce anlattığım Doğan Turan var, aklıma
bir çırpıda geliveren şahsiyetlerin başında. Bir de bana “Wacky
Bey!” (Çatlak Bey) diyen Amerikalı şair dostum Lito Porto var.
Ha bir de İngiliz kardeşim Robert Mantle. Walt Whitman, Emily
Dickinson, Schubert, Mozart..Hepsi ya gerçekten görünür yollarda,
ya da sabitlenmiş bir mekânda süreğen bir iç yolculuktalar. Bilgelerin
ortak özelliklerinden biri bu olabilir. Onlardan iyi memur olmaz.
Disiplin, ya da kalıplar uymaz onlara. Onlar özgürlük kanatlarını
dışarı açamazlarsa, içeri açarlar ve toplum onlara “yaratıklarmış”
gibi bakar. Benim Canetti’nin dediklerine ekleyecek neyim olabilir?
Belki şu:
Bilgeler
bilmezler bilge olduklarını. Bilgelik, güzellik gibidir de ondan.
(Emerson’un güzellik için söylediği gibi) Varoluşunun, oluşunun,
varlığının mazereti kendisidir. Bu yüzden de bir kimseye sen bilgesin,
sen evliyasın denmez, hele hele sen mesihsin hiç denmez. Çünkü
bu saptamaya, evet haklısın derse o kişi, bilge olmadığını göstermiş
olur. Bilgenin, bilgelik kokusu kendine gelmez. Bu yüzden öğrencilerimden
Orhan, Süleyman, Devrim üçlüsünü de bu kategoriye alabilirim.
Kapılarına
kilit vurmaz onlar. Onların kapılarına kilit yaptırmayışları yoksul
olduklarından değildir, fakir olduklarındandır.
Filmlerinde
manastırdaki rahibeleri bile dışardan gelen bir işçiye “düzdüren”
Pasolini ,Papa’ya, papalığa saldırırken haklı olarak sarfettiği
birkaç dizeyi anımsatarak sürdürmek istiyorum sohbeti. Gramsci’nin
Külleri2 adlı şiir kitabından.
Anlatamamak
değil
Ölüm, ölüm artık
Anlaşılamamak. (s.23)
Bilge
için, ölüm de kendisi gibidir. Varoluşunun mazereti, açıklaması
kendisidir. Bunu yorumlamaya kalkıştığımızda, doğum öncesini,
ölüm sonrasını, tanrıyı, yaradılış mitoslarını vb. nafile bir
derya ayrıntılarına dalmak gerekir ki bu sefer de ölüm saltık
gerçekliği etrafına örülü silahlanma ya da diğer endüstrileri,
popüler kültürü vb. her şeyi sorgulamak, kuşkuyla karşılamak gerekecektir.
Bilgenin derdi “anlatamamak” değil, “anlaşılamamak” da değildir.
Bunlar o kişiye dışardan bakıp da bilgenin bilge olduğunu anlayan,
en azından zanneden, kişinin sorunlarıdır. Çünkü önünde sonunda,
erişmek istediğimiz noktadaki, sonsuz bir özgürlük yaşadığına
tanık olup gıpta ettiğimiz bu kişiye meramımızı anlatabilmek ve
de anlaşılabilmek isteriz onun tarafından. Ona, ya da yatırlara
el sürmek, popüler kültür devlerine bir kez olsun dokunabilmek
isteği de bu yüzdendir. Bir çeşit iletişim ihtiyacı, “Seninle
aynı ayarda olabilirim ben de, ben de seçilmiş olabilirim, olsam
fena mı olur?” diyebilmek, hatta o bilgeden bir nefes alabilmek,
onun gücünün size geçmesini ümit etmektir de. Tıpkı bir şifa tasının
iyileştirme gücünün kopyalarına geçtiğine de inanmak gibi bir
gereksinim bu. Umarsızlıktan doğan bir gereksinim. Bilgenin böylesi
bir gereksinim duyulmaya gereksinimi yoktur. Ama popüler kültür
divalarının, devlerinin vardır. Pasolini bu yüzden, biraz da acıyarak,
Marilyn Monroe için “Şimdi sen/hiçbir değeri olmayan, gülümseyen
çaresiz kız, ilk sensin, dünyanın kapılarının ötesinde/ölüm yazgısına
terk edilen” demiştir (s. 26). Bu sözler Pasolini’yi bilge yapar
mı bilmem, ama bilge öldükten sonra onun ardından böyle sözler
söylenemez. Çünkü onun ölümüne ne şaşırırız, ne üzülürüz, ne de
ağlarız.
Bilgenin
ölümü, saltık tek gerçekliğin altını çiziverir. Donar kalırız,
bir kez daha.
Çünkü
bilge için gelecek, saltık bir tehlike biçiminde öngörülen değildir
(Derrida’nın Of Grammatoloji’de dediğinin tersine). “Gelecek,”
diye devam ediyor Derrida, ‘yapılandırılmış’ (ben buna ‘anayasalaştırılmış’
da diyebilirim) normalliğe müdahale edendir ve sadece bir çeşit
canavarlık olarak ilan edilir, sunulur.”3
Anlatmak,
anlaşılmak gereksinimi ya da telaşı, bu telaş sonucunda da anlaşılamamak
gibi korkular hep bu yüzdendir.
Canetti’nin
kitabını okurken 22. sayfaya şu notu almışım: “Arkamdaki küçük
kız abisine ‘sikimi ye!’ dedi az önce!” Yargılarımla, yargılamamaya
çalışaraktan kafamın içindeki bitleri dökmeye çalışıyorum çünkü
“dinlemek yeterlidir” (s. 22) dese de Canetti, belki duyamayanlar
vardır diye konuşmayı sürdüreceğim burada.
Madem
böyle dedim, o zaman Emerson, o çok demiş Ralph Waldo Emerson,
aşkıncıymış ya, bilgece bir dolu özlü söz söylemiş ya, hatta bir
söylediği ile beş dakika sonra kendisiyle çelişebilen sözler de
etmiş ya, ki bu düşünen ve aynı zamanda yaşayan insanların bir
özelliği olarak olumlanasıdır, belki de bir bilgeydi. Ama çığır
açan görüşleri doğu düşüncelerinden etkilenmişti, yine de çağının
önündeydi ve toplum ona hemen kucak açmadı. Ama varsıldı Emerson,
varsıllığı onun bilge olmasına engel değil elbette, Shelley de
aristokrattı, Blake de hiç yıkanmazmış falan...ne geveleyip duruyorum
biliyor musunuz? Ağzımdaki bakla şu:
Bilgelikte
bir hiyerarşi varsa, ya da kalite farkı, ben Emerson’ın bana verdiği
evde oturup yazmazdım romanımı (Hawthorne gibi) da Thoreau ile,
o çirkin herifle hapse girerdim. Malum, “Ödediğim vergilerle Meksikalıların
kanını döküyorsunuz,” diyerek vergi ödemeyi reddetmiş Thoreau
da hapse girmiş. Onu ziyarete gelen Emerson, “Henry, ne işin var
içerde?” diye sormuş Thoreau’ya da, Thoreau hocasına “Senin ne
işin var dışarda?” diye sormuş. Ben, Walden’a giderdim Thoreau
ile, tahta kulübesinin yapımında ona yardım eder, iki çivi de
ben çakardım. Ama bu olanaksız. Sadece aynı zamanda yaşamayışımızdan
değil. Tıpkı Bartil Bey’in Emil’anım ile buluşmasının olanaksızlığı
gibi. Birbaşınalık ve yekparelik de kendindeliği olan bir haldir.
Paylaşamazsınız. Gelin paylaşın da diyemezsiniz. Herkesin yekpareliği
ve bilgeliği kendine.
Ya
evet, Henry David Thoreau, o itaatsiz sivil, o edilgen direnişçi
daha bir bilge değil midir? (Burada ya bir dil, ya da bir mantık
hatası yapıyorum, hatta ikisini birden, yani “daha mükemmel” “çok
harika” benzeri bir hata olabilir bu; “daha bilge” diye bir şey
olur mu? Ama ne yapayım, ben de insanım ve zaaflarım var.)
Hayat
ile ölüm ilişkisi de işte böyle. Görünenin satır aralarında hep
ölüm var. Hayat da bu yüzden güzel ve sonuna dek keyifle yaşanası.
Madem ki “Dönülmez akşamın ufkundayız,” belki de Robert’ın doğum
günü sabahı (4 Ağustos) açıveren ve aynı günün akşamında da bir
daha görünmemek üzere yok oluveren kaktüs çiçeği gibi midir yaşam
denileni bilgece sürdürmek?. (Kiç örnek hep kelebektir ya, bana
kaktüs çiçeği denk geldi) Benim “Hiii! Robert şuna bak! Doğanın
sana doğum günü armağanı!” diyerek deklanşöre basmamı sağlayan
bu “tansık” Robert’ı hiç heyecanlandırmadı. Gülümsedi sadece.
Kendini seçilmiş hissedip hoplayıp zıplamaya da başlamadı. Robert
da güzel bir şeyler görünce bakıyor sadece, doğa içinde dolaşmayı,
dağ tepe gezmeyi seviyor ama gördüğü güzellikleri kesip koparıp
evine götürmüyor. John Berger’in dediği gibi, “o renkler, o cümbüş
varsa, ben onları göreyim diye varlar kuşkusuz,” demiyor Robert.
Robert güzelliği gördüğü zaman heyecanlanıyor, coşuyor, hele bu
güzel bir kadınsa onunla sevişmeyi arzuluyor, ama evlenip paketleyip
üstüne kilit vurmayı aklına getirmiyor. Sevdiklerine zıvana olsun
istemiyor sevgisi.
Amerika’da
yaşamanın bedeli sevgili Mehmet Erişkin abimin evinde kalırken
aklıma düştü. Kızı Yasemin’in evin giriş kapısında fotoğrafını
çekerken Amerika’daki varsıllığın ya da korku üretiminin böyle
“elektronik koruma altında” olması gerekliliğini bir bedel, bir
zıvana diye yorumladım. Benim Cici Silahım (Bowling for Columbine)
filmi de bu korku üretiminin ve silah ve korunma sistemleri endüstrisinin
alabildiğine tüketilmesinin kışkırtıldığını anlatıyordu. Fakat,
Yasemin’i pencereye dayanmış dışarıya özlemle bakarken gösteren
bu fotoğraf bana aşka dair de bir şeyler söylemiştir hep. Harici
kayıtsızlık gösterip toplum için ya da çoluk çocuk adına sürdürmek
zorunda olduğunuz, yani tahammül ettiğiniz bir birlikteliği sürüklerken
dahili kayıtlılık yüzünden gözünüzün hep dışarda kalması ikilemini
de anlatıyor gibi. Mehmet abimin yuvası için geçerli değil bu
eğretilemeli saptama, ama benim yaşadığım aşklardaki kurgu bu
ikilemi hep taşımıştır. Etrafımda gözlemlediğim aşklarda ya da
evliliklerde de hep bahtiyar köleler gördüm. Bu yüzden aşık olduğum
yanımda değilse, yanımdakine aşık oldum. Gözlerim, ellerim, bedenim
bu yüzden şimdi ve burada yanımda olana devingenleşti.
“Bütün
atalarının bilgeliğini kendisinde toplamış olan insanın ne kadar
aptal olduğuna bakın bir kez!” diyor Canetti (s.13), çünkü hemen
ekliyor, “Bilgi, kendini gösterme eğilimindedir. Gizli tutulduğu
takdirde bunun öcünü almak zorundadır.”
Bilgelik
bilgisini Emerson dışa vurmuştur da, Thoreau gizlemiştir. Ya da,
tanrı varsa, gizli tutulamaz bir bilgidir ve tanrı kendi umarsızlığının
dışavurumu olarak, din kurumları ile, papazıydı, hacısı hocasıydı,
hahamıydı derken bütün müştemilatı ile intikamını alır.
Gel
gör ki, bilgeye, bilge olana dokunmaz bu öc alma dizgesi.
Bilgeleri,
ya da bilgeliği yüceltmeye çalışmıyorum. Canetti şairler için
şunu demiş: “Şairlerin sezgileri, Tanrının unutulmuş serüvenleridir.”
(s. 13) Bu biraz da şairlerin özel olduğunu söylemek, onlar etrafına
örülmüş hareyi (aura) biraz daha kavileştirip şairlik mertebesini
mistikleştirip söylenleştirmeye de yol açabilir. Ben bilgeliğe
bunu yapmıyorum çünkü bilgeliği yücelteceğim derken, karşısına
benzerlik kurabileceğim bir tanrısal mertebe koymaktan kendimi
epeydir men etmişim. “Tanrının unutulmuş serüvenleri” tamlaması
yarı-tanrıları akla getirir, batı uygarlığının bütün söylen ve
söylencelerden oluşma belleğinin olumlanması gerçeğini tartışma
arzumu kışkırtır, ama bu konudaki hevesimi başka bir denemeye
ya da kitaba saklayacağım. Canetti de, tüm batılı bilgeler, ya
da bilgece sözlerini yine bütün atalarının bilgeliği üzerine kurgulayanlar,
Babil Kulesi öyküsüne ilkörneksel bir cezaymış gibi döner dururlar.
Hatta önce Cennetten Kovulma’yı hep işlerler ki Tanrının Babil
kulesini yıkmasının “girişilmiş en şeytani eylem” (s.16) olduğunu
unutsunlar. Yani yanlış ağacın meyvesini yiyip, bilgi yüzünden
cennetten kovulanlar ulaşılmazın peşinde kuleyi inşa etmeye çabalamışlar
çünkü ağacı iyice tanımışlar.
“Buna karşılık ilk günahtan sonra ellerinde kalmış olan, yani
adlarının birliği ve bütünlüğü,
kendilerinden alındı. Tanrının bu eylemi, girişilmiş en şeytani
eylemdi. Adlardaki
kargaşa, Tanrının kendi yaratısının kargaşaya sürüklenmesi demekti;
bu durumda Tanrının
neden tufandan bir şeyler kurtarmış olduğunu anlayabilmek olanaksız.”
(s. 16)
Canetti’nin
söyleminde Tanrıyı ve tanrının varlığını onaylayan, olumlayan
bir söylenler ve söylenceler belleğini de mutlak bilgiler, bilimsel
gerçekler, tarihi olaylar gibi gösterme eğilimi var. Eğilim değil,
açıkça görülüyor bu. Canetti’nin durduğu yerden dersem, belki
de tanrı “anlaşılamamaktan” korkuyordu, ölüvermekten de korkuyordu
da ondan kurtardı insanları, ama ulaşılmazlığını da korumak zorundaydı
(İkarus miti ve benzerleri de bu ulaşılmazlığın tanrısal olduğunu
kışkırtır ve insanın umarsızlığını ve ölümüyle de trajik yücelik
kazanırsa hiç de fena olmayacağı fikrini besler durur) diyebilirim.
Ama
bu belleği tehlikeli bulan birisi olarak kafamdaki bitlere kulak
verip de konuşacak olursam derim ki bilgelik, düşünceyi yapılandırılmış
ve normalliği yasallık kazanmış, anayasalaştırılmış bir belleğe
dayandırmakla olmaz.
Canetti
de, aklı başında herkes gibi kendisi ile çelişiyor ve beni doğrulamak
istermiş gibi şöyle diyor aynı kitapta: “İnsan ne zaman bir hayvana
dikkatlice baksa, bu hayvanın içinde oturan bir insanın başkalarıyla
alay ettiği duygusuna kapılır.” (s. 17)
Neden?
Hayvanın bizim anladığımız bir dili yok da ondan. Bana göre “alay
ediyormuş” demek bile bunu söyleyenin kendisine bir değer biçmesidir.
Bir hayvanın alay ya da takdir etme yetisi olduğunu sanmak sanatçının,
düşünürün gereksinimi olabilir, ama bilgenin böyle bir gereksinimi
de yoktur. Hayvanlar, özellikle sığır ailesi, ya da balıklar,
“Ben biliyorum, ben sizin şimdi debelendiğiniz eşikte yaşadım,”
der gibi bakıyor olabilirler. Biz, her şeye anlam yükleme gereksiniminde
olduğumuz sürece de, ölüm ile anlayamamayı ya da anlatamamayı
aynı kefede değerlendiririz ve hep bir acele roman (s. 20) yazma
telaşına düşeriz. “Terk edilmiş bir dünya imgesi” (s. 19) bu yüzden
rahatsız eder bizi, biz izleyenleri, ve Amerikan sineması bu terkedilmişliğin
büyük bir olasılık olduğunu bilim kurgu ya da diğer fantastik
sinema örneklerinde başımıza kakar durur.
“Bana göre hakikat, bir yıldırım gibi düşmelidir, yoksa etkin
olamaz. Hakikati bilen, ondan
korkmalıdır...en iyisi, onu kendi korkunç dinginliğinde büyümeye
bırakmalıdır. Tanrı bile
hakikatle fazla içli dışlı olmuş ve bu yüzden soluksuz kalmıştır.”
(s. 20)
Yine
açıkça görülüyor ki Canetti inançlı bir düşünür duruşuyla konuşuyor.
“Tanrı vardır,” diyor gibi. “Ölüm, bana göre mutlak tek gerçeklik
ise, ondan korkmam gerek. Ölümden korkarsam, belki ölmeden az
önce Tanrıya da inanırım. Ne olur ne olmaz, belki bütün bu safsata
bellekte bir doğruluk payı vardır,” mı desem ben de, yıllardır
aklımı başımdan alan bu düşünürün “hadislerini” çapımca tartışmaya
çalışırken?
“Ölüler
yargılarla, yaşayanlar ise sevgiyle beslenirler.” (s. 18) Bu bir
önerme midir, öncelliği olan, yoksa yargı mıdır? Her ikisidir
de. Sevgi ile beslenirken yargıdan uzak durmamız olanaksızlaştıysa
bu bilgeliğe yaklaşmışlığın, yandıktan sonra pişmenin, sonra da
olmanın işaretidir. Canetti’nin önermesindeki yargıdan kastı belki
de yargılamaktır.
Canetti
iktidar istemiyor ama, başka hiçbir nedenden değilse bu yüzden
seviyorum onu hâlâ, çünkü “Yalnızca düşüncenin silahlarıyla yürütülmeyen
bir kavga, bana tiksinti verir,” diyor ve böyle dediği için kalbimi
kazanıyor, şapka çıkarttırıyor kendisine, ama bu tümcenin hemen
ardından da “Ölü düşman, kendi ölümünden başka hiçbir şeyin kanıtı
değildir,” de deyiveriyor. (s.19) (Güzellik kendi varoluşunun
mazeretidir” özdeyişinin fotoğraf terimi ile negatifi gibi bir
özdeyiş bu.)
Düşman,
ya da öteki şart mı yani, benim varoluşum onansın, olumlansın
diye? (Şapkamı gerisin geri kafama yerleştiriyorum). O zaman,
ötekinin benim iradem, yetkem dışında ölüvermesi bana verilebilecek
en büyük ontolojik ceza mıdır? Canetti öldü, ben şimdi kiminle
didişeceğim diye umarsızlık içinde dolanmış mıdır birileri? Belki.
Ama bu hali açıkça talep ettiği de kesin Canetti’nin: “Korku vermek
istemiyorum, dünyada bundan daha çok utandığım bir şey yok. Korkulmaktansa
nefret edilmeyi yeğlerim,” (s. 19) diyor ya.
Nefret
edin benden, ama beni görmezden, duymazdan gelmeyin, diyor Canetti.
Bu da benim ona bilgedir tanısını koymama engellerden biri.
Tanı
koymaya çalışmam da benim bilgelik yolunda daha çok yol katetmem
gerektiğinin kanıtı. Canetti’nin 22. sayfasını okurken arkamdaki
küçük kızın abisine sarfettiği sözün masumiyeti denli masumum
ben de.
Yani
bu kitabı okuyan biri intihar etse ve bıraktığı son notunda da,
“Suçlu Canetti” dese Canetti’nin bundan nasıl haberi olacak? Bu
durumda “Kendimde yaşama hakkını bulamazdım,” (s. 27) diyor Canetti.
Gizli bir arzumuz mu var acaba? “Benim uğruma birileri ölse ve
benim yüzümden (sayemde?) öldüğünü bilsem de biricik olduğumu
anlasam,” diye hayıflanıyor olabilir miyiz acaba? Sezgilerim kuvvetlidir
sevgili Canetti, sözünden etkilenip birilerinin intihar edip etmediğini
bilemezsin.
Çünkü
gerçekten bilgece yapılmış bir intiharda suçluyu hedef gösteren
bir not bırakılmaz. “Canetti yüzünden,” diye bir not bırakılmış
olsa bile bu senin egonu cilalamaya yetmemeli çünkü böyle bir
intiharı yeğleyen bilge değildir.
Yani,
Hasan Dağı’nın bir kaya dibinde açan bir çiçek, benim görmediğim
bir çiçek, görmediğim için de açtığından haberim olmayan çiçek,
“Yusuf, bak açtım, senin için açtım Yusuf, gel beni kokla, beni
kopar, bana biricik olduğumu bu hayvanlığınla göster,” mi diyordur?
Canetti’nin
geldiği nokta bu değil mi? Varoluşunun anlamını ötekinin, ötekilerinin
gözlerinde aramaktan bunun ne farkı var ki?
Anam
da bana öyle derdi: “Ye guzum, ye biceciğim. Senin için yaptım
bu arabaşını!” Babam da, “İyi o zaman, madem oğluna yaptın, biz
yemeyelim bari,” derdi de ben annemin gözünde, her yönden hasımım,
ötekim, düşmanım sandığım babamdan daha değerli olduğumu sanırdım.
“Tarih,”
diyor Canetti, “onu sevenleri küçük görür.” Doğrudur, hatta insan
ilişkilerinde de gözlemlenir bu, yani insan kendisini seveni,
ya da elde ettiğini değil, ulaşılmazı kovalar durur. Bunu bilmek
için düşünür ya da bilge olmak gerekmiyor. Yaşantısal bilgiden
geçen herkes bunu bilir. Yıldız Tilbe bile söylüyor: “Beni al
dedim, yüzüme bakmadın; elveda dedim peşimden ayrılmadın,” diye.
Belki o da bir bilgedir, ne bileyim ki ben?
Tarihi
sevenler, küçük görüldüklerini fark ederler mi? Bence haberleri
bile olmaz. Haberleri olsa, bu doğruya aysalar bir, tarihi kuşkuyla
karşılarlardı ve bu da bir paradoks ya da kısır döngüye gider
ki uzatmak yersiz. Ama Canetti, Tarih derken, Tanrı sözcüğünü
kullandığında olduğu gibi, sanki saltık bir gerçeklikten söz ediyor.
Tarih, yani yazılı, doğruluğu tartışılmayan tarih, gelecek denen
canavara karşı alınmış bir önlem, bir umarsızlık barikatıdır öyleyse.
Mahkumun işkencecisine, sorgucusuna aşık olması gibi bir şey bu.
Kutsanmış
tarih boyunca, bize hep barikat aşkları sunuldu, mutlak gerçeklik
olarak.
“İnsanları,
tarihi benimsemelerine ya da ondan nefret etmelerine göre yargılamak
gerek” de diyor Canetti (s. 30) Hangi tarihten söz ediyor usta?
Hani yargılamak kötüydü?
Böyle
dikelirseniz hindi gibi ustanın karşısında o da size, “Hep doğruyu
söyleyene inanma,” (s. 22) ya da “İnsanların dışa dönük davranışları
öylesine çokanlamlıdır ki, bütünüyle tanınmadan ve gizli yaşamak
isteyen birinin kendini yalnızca olduğu gibi göstermesi, yeterlidir,”
(s. 14) benzeri karşılıklar verebilir ve kafanızı yeniden karıştırabilir.
Denklemi
iyi anladıysam, dışa dönük davranışları (harici kayıtsızlık göstergesidirler)
boşverip kendimizi olduğumuz gibi gösterirsek, kendilerini olduğu
gibi gösteremeyenler matrix’inde yaratık muamelesi göreceğiz ve
bütünüyle tanınmadan birbaşınalığımızın keyfini sürebileceğiz.
Ancak, bu durumda da, böyle bilinmezliklerini koruyan insanlar,
bilinmediği zamanlardaki haliyle yeryüzü gibi ve hâlâ süren bilinmezliği
ile Tanrı gibi kutsallaşır, kutsallaşmaz mı? Maskeleri çıkarmanın,
-mış gibi yaşamayı reddetmenin cezası kutsileşmek midir?
Soru
sormayı bırakmam, belki, zaten, bari sözcüklerini kullanmamam
gerek. Sorular, Haneke’nin de işaret ettiği gibi yanıtlarını ima
ederler, ima edilen sıfırlanır, iptal olur, tehlikesizleşir, ama
açıklık kazanmadığı için de merak konusu olmayı sürdürür.
Yalnız
Kutsallar olur bütün düşünce ve önemli sanat yapıtlarını üreten
sanatçılar. Kimileri de “kendi yıkımlarının fatihi”. (s. 34)
Bilinmezliklerini
koruyamayanlar, bilinmezliklerini koruyanlara, koruyabilenlere
özenirler çünkü bilgelik, bu yalnız kutsallık, belki tanrısallığa
giden yolda bir araftır. (Yalnızlık Allah’a mahsustur, diye boşuna
mı demişler?)
Ama
Canetti bilge olmasa şu lafı edemezdi: “Şu zavallılar! Asıl önem
taşıyanın, paraya o gereksinildiği zaman da değer vermemek olduğunu
nasıl anlayabilirler ki!” (s. 21) Hatta kendini doğrulamak için
kullandığı belleğin temellerini de dinamitleyecek bir laf da ediveriyor
ve bana sanki “Haklısın,” diyor: “İnsanlar yaşamak ve öldürmek
istiyorlar, bunu istedikleri sürece de ölümsüzlüğe ilişkin çeşitli
vaadlerle yetinmek zorunda kalacaklar.” (s.22). Yine kitabın üzerine
aldığım notu aynen yazayım: “Emine’nin bana ‘Şeriat için ölümü
göze aldım,’ demesi ‘öldürmeye de hazırım,’ demek.” Kim bilir,
belki de bir öğrencim idi Emine. Belki okuttuysam bile Emily Dickinson’ın
“Success is ‘counted sweetest” şiirini anlamamıştır da bana böyle
diklenmiştir.
Yani
ona gereksinim duyduğum anda onu önemsemezsem aptal olmaktan kurtulacağım.
Doğru, bu laf paraya aşık olanlar içinse. Düşmana gereksinim duymadan
var olamıyorsam, onu önemsemediğim anda ve yere yığılmış can verirken
aptal olmayacağım. Teselli neresinde bunun? Hayvanat Bahçesi’nin
(Edward Albee) Jerry’sini daha iyi anlıyorum şimdi, ve onun batının
“ötekileşmeler” bahçesinden beslenmiş zavallılığını, umarsızlığını.
“Birisine
yaşamın armağan edilmiş olduğu düşüncesi bana korkunç geliyor,”
diyor Canetti. (s. 81). Bana göre ise, diyeti ödemek zorunda olmaktır
korkunç gelen. Çünkü o diyettir, yaşamı armağan eden; istemese
dahi ödenmelidir armağanı kabul edene. Armağanın her çeşidi bu
yüzden şiddet kaynağıdır. Hele bu armağan Canetti’nin notlarını
içeren böyle bir kitapsa!
Ama
madem sözü de silah olarak görüyor Canetti, ben de silahıma aşık
bir torlak gibi didişmeyi sürdürmesem de bu denemeyi, belki “arkası
yarın” diyerek, kessem.
Bilge
Karasu kedileri bu yüzden mi severdi ve az yazmıştı o güzelim
Türkçesi ile (azın aslında çok olduğunun okurlarım bilincindedir,
eminim); Oruç hocam tavşanlarla, kedilerle bu yüzden mi uğraşır
durur da kedi dilini bulmaya çalışır? Genel geçer ölçütler içinde
kutsanmış (cannonized) yazarlar yerine Edgar “Alien” Poe’yu bilgelik
mertebesinde kurcalayışım aynı sebeplerden midir?
Bu
deneme, bir kitabı okumak denemesi de oldu.
Sanırım
Chuang Tzu idi, “Söz kullanmayan o sessiz adamla sohbet etmek
isterim,” diyen. Sözün bittiği yer, uçurumun ucu. Zıvanadan çıkış,
zıvanasızlık.
“Adem
ile Havva’nın üstüne yılanı saldırtan, Tanrının kendisiydi ve
her şey, yılanın Tanrıyı ele vermemesine bağlıydı. Bu zehirli
hayvan Tanrıya bugüne kadar sadık kaldı.” (s. 15)
Söz
yılanı öyle değil ama, ne kadar çok söylersem o kadar çok ihanet
eder bana. Sılaya dönmeye yemin ettirir bana da, gayrı dayanacak
özüm kalmaz. Çünkü bunca lafın ardında, icat edilmişlik, keşfedilmişlik
ve bunun sonucunda da bir kutuya konup orada ölü sessizliğinde
beklemem istenebilir, nesneleşebilirim.
Robert’in
doğum gününde açan çiçeğin Robert için değil, benim için açtığına
inanabilirim. Önce ben gördüm ya onu, malum.
Daha
da kötüsü olabilir, nesneleşmeyeyim derken, kendimi bulabilirim,
bulduğumu sanıp yardan aşağıya atlayabilirim. Beterin beteri ise,
Tanrı kılığına girebilirim.
Bir
yerlerde kendime rastlayacağım diye ödüm kopuyor, bitirmek istedikçe
söz uzuyor. Dibi gösteriyor bu sözcükler, ödümü koparıyorlar.
Bir yandan da aşkımın zıvanası daraltıyor çemberimi:
“Kendini
daraltmak, yani sınırlarını titizlikle koruyan biriyle fazla birlikte
olmak, düşünülebilecek en dayanılmaz şeydir.” (s. 90)
Aşkın
zıvanasını bundan daha iyi betimleyen bir özdeyiş olabilir mi?
Öyleyse, çoktan çıkmışım ben o zıvanadan.
Ayıklamayacağım
yaşamımı. Hiçbir şeyi istemiyorum ve bunun için de özgür hissediyorum
kendimi. Yeterince acı çektim ki acı çekmenin ne olduğunu bildiğimi
düşünüyorum. Etim bu yüzden boğazı mezbahada kesilirken acı çeken
domuzunki kadar lezzetlidir.
Meydan
muharebelerinde önce minör kahramanlar dövüşür, sonra da başoğlanlar.
Başoğlanların lezzeti de acı çekerek boğazları kesilen domuzların
etinin lezzetine benzer. Yoksa herkes sürüsüne bereket (a dozen
a dime) olurdu.
Eşyaya,
zamana, mekâna omuz silktiğim şu anda son sözü de Canetti söylesin.
Ben biraz da, biraz daha uçurumdan aşağı bakıp sessizliğin sesini
dinleyeyim ve gerçek sılamı düşüneyim, önümdeki uçurumun benim
“varlığımın ihtişamının” farkında olmadığını bilerek. Benim, onun
ihtişamının ayırdında olduğumu bildiğini bilmediğini de bilerek
üstelik.
“Düşünülebilecek
en korkunç kitle, bir sürü tanıdıktan oluşanıdır.” (s. 60) “Dil
bir sistem olarak anlaşıldığında susar.” (s. 82)
Torosları
izlemeliyim bir gün. Hiçbir aşkım, Toroslar kadar heybetli olmadı.
Mekânım
değil, dilim kendi labirentim olmak üzere...en iyisi mi...
Şiişşşt!
NOTLAR:
*
Elias Canetti, İnsanın Sılası: 1942-1979 Notlar’ından Bir Seçme.
Türkçesi Ahmet Cemal. İstanbul: İyi Şeyler Yayıncılık, 1996.
**
Pier Paolo Pasolini, “Umutsuz Bir Canlılık”, Gramsci’nin Külleri.
(1957) Türkçesi: Rekin Teksoy. İstanbul: Nisan Yayınları, 1993.
(Bu kitabı bana yıllar önce sevgili Ayda Erbal vermişti. Kitabın
üzerinde damgası var. Bu damga, şimdi kitap bende olduğuna göre,
ironik geldi. Bir kitaba damga vurmak, ya da benim yaptığım gibi
nerede, hangi tarihte aldığımı ve adımı soyadımı yazmak, ya da
“ex-libris” yaptırıp yapıştırmak, kısacası “Bu kitap benimdir!
O var olmayı sürdürdükçe de ben var olacağım,” demektir. İnsanın
ölümsüzlük olasılığını gıdıklamasıdır. Ama, gel gör ki, kitaplar
kedilere benziyor, sevdikleri yerde kalıyorlar, dolaşıyorlar,
onların kendi özgür iradeleri var. Biri alıyor, şöyle bir bakiim
diye, ama o kitap gidiyor ve gelmiyor bir daha. Benim evimden
de yitip giden, kimlere verdiğimi unuttuğum kitap sayısını artık
anımsamıyorum. Burada kitaplarımı geri getirin lütfen diye bağırmayacağım,
ama Ayda’yı özlediğimi anımsarken, geri gelen, ya da ansızın karşıma
bir kez daha çıkıveren kitapları da ansızın karşıma çıkan eski
dostlarıma benzetmek isterim. Keşke Ayda’yı yeniden nasıl bulacağımı
biri bana söylese de ben de onun karşısına çıkıversem Pasolini
ile.)
***
Jacques Derrida, Of Grammatology.
|