SOĞAN
KOKARDI VALENTIN(1)
Carol
Ann Duffy
Kırmızı
bir gül ya da saten bir kalp değil.
Sana
bir soğan veriyorum.
Kahverengi kağıda sarılı bir
ay.
Işık vaat ediyor
aşkın temkinli temkinli elbiselerini çıkarması gibi.
Buyur.
Gözyaşına boğup kör edecek seni
bir aşık gibi.
Aynadaki suretini de
allak bullak bir keder fotoğrafına dönüştürecek.
Bende
yalan yok.
Şu
üç buutlu şirin busekartlara benzemez.
Sana
bir soğan veriyorum.
Ateşli öpücüğü dudaklarında kalacak,
bizim gibi o da,
sahiplenen ve sadık
öyle olabildiğimiz sürece öyle.
Al,
al çekinme.
Platinden halkaları büzülüp bir
alyans olur
istersen.
Ölümcül.
Kokusu çıkmaz parmaklarından,
çıkmaz bıçağından.
(1)“Valentine”:
Yurdumuza birkaç yıl önce bir şiir çevirisi etkinliği için gelen
Duffy’nin Meantime adlı kitabından.
YAŞLI
ÇİFT
CHARLES
SIMIC (A.B.D)
Öldürülmeyi
bekliyorlar,
Ya da sokağa atılmayı. Pek yakında
Kalmayacak yiyecek bir şeyleri.
Dışarı da çıkamıyorlar bildiğim kadarıyla.
Acımasız
bir acı geliyor diye düşünüyorlar.
Başımızdan başlayacak
Kasıklara doğru yayılacak.
Sedyelerde taşınacaklar, uluya uluya.
Bu
sırada, beşinci kattaki
Pencerelerinden sokağa bakıyorlar.
Yağmur yağmış, şimdi de sakin
Birazcık kar yağacakmış gibi.
Adam
kalkıyor pencerenin pancurunu indirmek için.
Onların penceresini öyle karanlık görürsem
Bilirim adamın eli karısının eline uzanmıştır.
Kadıncağız ışıkları tam da yakmak üzereyken.
BAHAR Bİ-BELKİ-EL GİBİDİR
E.E.
Cummings
bahar
(hiçbiryer’den
çıkıp
gelen) insanların
baktığı bir camekânı
yerleştiren (insanlar hayretler
içinde bakarken yerleştiren ve
değiştiren, şuraya yabancı bişi
ve buraya tanıdık bişi koyan)
ve her şeyi özenle değiştiren
bi-belki-el
gibidir
bahar
camekânın içinde (Yeni
ve Eski şeyleri özenle
ileri geri taşıyan, insanlar
hayretler içinde bakarken,
bi-belki-yüzdesini
çiçeğin buraya taşıyan,
şuraya da bir santim
hava koyan) ve
hiçbişeyi kırmayan
bi-belki-el
gibidir.
Emily
Dickinson
If
I can stop one Heart from breaking
I shall not live in vain
If I can ease one Life the Aching
or cool one Pain
Or
help one fainting Robin
Unto his Nest again
I shall not live in Vain.
Eğer bir Kalbin kırılmasını engelleyebilirsem
Boşa yaşamış olmayacağım
Eğer bir Hayatı kurtarabilirsem Sancı’dan
ya da bir Sızı’yı dindirebilirsem
Ya
da bir narbülbülüne canı çekilmeden
El verebilirsem yuvasına çıkarken
Yaşamış olmayacağım Boşa.
BİR
CENAZE HİSSETTİM BEYNİMDE
Emily
Dickinson
Bir
Cenaze hissettim Beynimde,
Ve Mekanı durmadan--durmadan
Arşınlayan Yaslı insanlar—Anlam birdenbire
Yolunu bulup ortaya çıkana kadar
Hepsi
yerine oturunca da
Bir Ayin, Davul gibi çaldı—
Çaldı ha çaldı—beynim
Uyuşuyor sandım.
Sonra
bir Sandukayı kaldırdıklarını
Ve gene, Kurşundan o aynı Çizmelerle
Ruhumu ezip geçtiklerini duydum,
Sonra Uzam—ötmeye başladı,
Sanki
Cennet bir Çan olmuş,
Ve Oluş da bir Kulak,
Ve tuhaf bir Irkın mahvettiği
Sessizlik ile ben, yalnız, buradayız.
Ve
sonra Mantık’ın tahtalarından biri yarıldı,
Ve ben düştüm, düştüm, düştüm-
Ve her dalışımda, bir Dünya’ya tosladım,
Ve bilmeyi Bitirdim-sonra-
I
FELT A FUNERAL IN MY BRAIN
Emily
Dickinson
I
felt a Funeral, in my Brain,
And Mourners to and fro
Kept treading -treading -till it seemed
That Sense was breaking through-
And
when they all were seated,
A Service, like a Drum-
Kept beating -beating -till I thought
My mind was going numb
And
then I heard them lift a Box
And creak across my Soul
With those same Boots of Lead, again,
Then Space -began to toll,
As if the Heavens were a Bell,
And Being, but an Ear,
And I, and Silence, some strange Race
Wrecked, solitary, here-
And
then a Plank in Reason, broke,
And I dropped down, and down-
And hit a World, at every plunge,
And Finished knowing-then-
HEAVEN-HAVEN
A NUN TAKES THE VEIL
Gerard
Manley Hopkins
I
have desired to go
Where springs not fail,
To fields where flies no sharp and sided hail
And a few lilies blow.
And I have asked to be
Where no storms come,
Where the green swell is in the havens dumb,
And out of the swing of the sea.
KUYTU-CENNET BİR
RAHİBE TAKAR PEÇEYİ
Gerard
Manley Hopkins
Ben
hep arzu etmişimdir gitmeyi
Pınarların kurumayıp da tarlaları suladığı
Sesi keskin, kanatları hareli hiçbir çığlık kuşunun uçmadığı
Ve sadece kıpırdadığı yere zambakların bir iki.
Ve hep yakarmışımdır öyle
Bir yerde fırtınasız olsam,
Kuytunun dumurundaki o yeşillikte olsam,
Ve deryanın çıksam salınışından diye.
SPRING
AND FALL: TO A YOUNG CHILD
Gerard
Manley Hopkins
Márgarét,
áre you grieving
Over Goldengrove unleaving?
Leáves, like the things of man, you
With your fresh thoughts care for, can you?
Áh! ás the heart grows older
It will come to such sights colder
By and by, nor spare a sigh
Though worlds of wanwood leafmeal lie;
And yet you will weep and know why.
Now no matter, child, the name:
Sórrow’s spríngs áre the same.
Nor mouth had, no nor mind, expressed
What heart heard of, ghost guessed:
It is the blight man was born for,
It is Margaret you mourn for.
Not:
Şair, bu şiirinin doğru okunabilmesi için vurgu işaretlerini kendisi
koymuştur.
BAHAR İLE GÜZ: KÜÇÜK BİR ÇOCUĞA
Gerard
Manley Hopkins
Márgarét,
yapraklarını döküyor ya Altınkoru
Seni kederlendiren yoksa bu mu?
Yaprakların gidişi, insan hali gibi ya, yasına o gonca
Düşüncelerinin mazhar oluşu bundan mı yoksa?
Lâkin, heyhat! yürek usul usul olgunlaşır
Ve göz görür, ama gönül gene de katlanır,
Bir ah vah bile etmez zamanla, oysa yerle yeksan
Çürümektedir ağaç kabukları, yapraklar gene darmadağın;
O zaman da ağlarsın ama sır değildir artık niye ağladığın.
Bak, yavrum, ne olursa olsun adı:
Hep aynıdır elem pınarları.
Ne ağzından, ne de zihninden dökülür söze
Yüreğinin duydukları, doğanlar ruhunun içine:
Bu mührü yemiş de doğmuş insan denen,
Bu sensin Margaret, yasını tuttuğun, sen.
I WAKE AND FEEL THE FELL OF DARK
Gerard
Manley Hopkins
I
wake and feel the fell of dark, not day.
What hours, O what black hoürs we have spent
This night! what sights you, heart, saw; ways you went!
And more must, in yet longer light’s delay.
With witness I speak this. But where I say
Hours I mean years, mean life. And my lament
Is cries countless, cries like dead letters sent
To dearest him that lives alas! away.
I am gall, I am heartburn. God’s most deep decree
Bitter would have me taste: my taste was me;
Bones built in me, flesh filled, blood brimmed the curse.
Selfyeast of spirit a dull dough sours. I see
The lost are like this, and their scourge to be
As I am mine, their sweating selves; but worse.
UYANIRIM
DA KARANLIĞIN ZULMÜ BASAR İÇİMİ
Gerard
Manley Hopkins
Uyanırım
da, gündüzün değil, karanlığın zulmü basar içimi.
Ne saatler, Ah ne kara sââtler geçirdik bu gece
Boyunca! Neler gördün yürek, neler; girdin ne hallere!
Ve dahası da ışıl ışıl daha uzun günlere ertelenmişti.
Şahidim var ki konuşuyorum böyle. Fakat, saat dilimdeki,
Yıllardır aslında, bir ömürdür. Ve ağıdım var ya ağıdım ince
Bitmek bilmez çığlıklarımdır, heyhat! yad ellerdeki can kişiye
Gönderilmiş de yerine ulaşmamış mektuplar gibi.
Safrayım ben, ben mide yanmasıyım. En katı hükmü Tanrının
Acıdır, ben bakayım ister tadına: oysa bendim benim tadım;
Kemikten yapılmışım, etle doldurulmuşum, laneti kan, tıka basa.
Ruhumun kendi mayası ucuz bir hamurdur, ekşir. Yok olan,
Yitip gidenler de böyledir, görürüm, ve geride bıraktıkları yangın
Benimkine benzer, onların kan ter benleri; beterin beteridir benimki
ama.
SPRING
Gerard
Manley Hopkins
Nothing
is so beautiful as spring –
When weeds, in wheels, shoot long and lovely and lush;
Thrush’s eggs look little low heavens, and thrush
Through the echoing timber does so rinse and wring
The ear, it strikes like lightnings to hear him sing;
The glassy peartree leaves and blooms, they brush
The descending blue; that blue is all in a rush
With richness; the racing lambs too have fair their fling.
What is all this juice and all this joy?
A strain of the earth’s sweet being in the beginning
In Eden garden. – Have, get, before it cloy,
Before it cloud, Christ, lord, and sour with sinning,
Innocent mind and Mayday in girl and boy,
Most, O maid’s child, thy choice and worthy the winning.
Yok,
bahar gibi güzeli yok ki –
Çalılar kıvır kıvır uzayıp gitmişler de capcanlı çiçeğe durmuşlar;
Serçe yumurtaları minicik cennetler gibi dururken elde, ağaçlar
Arasından yankılanarak kulakları yıkayıp dururken evde cıvıl dilleri,
Yıldırım çarpmışa dönmek gibidir duymak dillerindeki nağmeyi;
Pırıl pırıl armut ağacının yaprakları ve tomurcuklar,
Fırça vurur alçalan maviye; ve yarışan kuzular sıralarını savarlar,
Bütün zenginliği ile; telaştadır çünkü o mavi.
Nedir bütün bu öz su ve sevinç, nedir bu?
Yeryüzünün tatlı oluşundan bir an Cennet Bahçesi’nin başlangıcındaki.
Al, edin, göze batmadan, kalkan sisine bulanmadan su,
Yüce İsa, Tanrım, günahla ekşimiş masum dimağ ve İmdat günü ki,
Kızlar ve oğlanlar, en çok da, Ah bakire’nin çocuğu,
Senin seçimindir ve işte o, kazanılası seçimdir, bilesiz ki.
İÇERSİ
Jackie
Kay (İskoçya) (1)
Güneşin
battığı ve üzgün
hüzünlü ve ince,
narin ışığın
masadaki tek başına elmayı ışıttığı,
yüreğin
kalın yünlülere sarındığı
ve ben olan genç kadının içindeki
yaşlı kadının sırasını beklediği odada
hüzün yufka gibidir, usludur ve usul.
KOCA
Senin
kocanın gözleri belermiş onun dışında,
bunlar kendini hiç mi hiç tanımamış ve şaşkın
bir adamın gözleri, şaşkın —
saçları cezir gibi çekiliyor da ondan.
Sadece yakaladığı balıklar bilir onu, bilirler ve ölürler.
(1)
“Interior”, “Husband”: Kay de günümüz şair ve yazarları arasında
en önemsenen isimler arasında. Bu iki şiir, 1998’de yayımlanan
Off Colour adlı kitabından.
BU GÖLCÜL KENTLER
JOHN
ASHBERY (A.B.D)
Bu
gölcül kentler tiksintiden büyüdü çıktı da
Tarihe kızgın olmasına karşın, unutkan bir şey oldu çıktı.
Bu kentler bir fikrin ürünü: insan berbattır, örneğin,
Ama bu bir örnek sadece.
Bir
kule gökyüzünü kontrol edene dek
Yükseldiler, sonra da büyük bir pişkinlikle daldılar
Gerisin geri geçmişe, kuğular ve ipincelen dallar peşinde ,
Yana yana bütün o nefret beş para etmez sevgiye dönüşene dek.
Sonra
size kala kala kendinizle ilgili bir fikir kalır
Bir de, yanınızdan birer fener gibi uçup gidenlerin
Yüzü kızarsa da doldurulması gereken
Akşam üstünün giderek yükselen boşluk duygusu.
Gece
bir bekçidir.
Şimdiye değin, yaratıcı oyunlarla istila edilmiştir zamanınızın
Çoğu, ama bizim sizin için planlarımız var hem de her şey dahil.
Örneğin, biz diyoruz ki, sizi çölün ortasına yollasak,
Ya
da vahşi bir denize, ya da düşündük ki diğerlerinin yakınlığı
Size hava olsun, imbat bir çocuğun yüzünü selamlarken.
Sizi şaşkın bir düşe tıkıversek gerisingeri. Oysa,
Geçmiş çoktan burada ve siz çok özel bir projeyi emziriyorsunuz.
En
kötüsü henüz bitmedi, ama biliyorum
Siz burada mutlu olacaksınız. Durumunuzun mantığı gereği bu
Ve onun aklını karışlayacak iklim çıkamaz.
Bir de bakarsınız ki birer birer narin ve kaygısız,
Bir
şeylerden bir dağ yapmışsınız.
Düşünceli düşünceli bütün enerjinizi bu anıta dökersiniz,
Hani rüzgârı arzudur taç yapraklarını kolalayan, düş kırıklığı
da
Gözyaşından bir gökkuşağına hışımla dalan, işte o yegâne anıta.
BAHTİYAR
KÖLELER
Lito
Elio Porto (A.B.D)
Biz
çocukken, çocukmuşuz, toymuşuz, torlakmışız,
Alaz alaz semaya minnettar
Hilâlin ucuna tutunup sallanırmışız
coşkulu bir esaretle. Buymuş dünyamız.
Sonra
dünya buyruklar bahşetmiş bize:
Sabahın bu titreyen platin ışığıyla
Gözler kamaşacak!
Şu kızın sabit bakışlarına içiniz gidecek!
Bu Baki Gece ile ödünüz patlayacak!
Şu oğlanın sarsıntısı aklınızı başınızdan alacak!
Durup da Efsunlanmış gibi bakılmayacak
Nehrin akışına, Okyanus’un gelgitine!
Ama şap diye içine atlanacak ikisinin de,
Yüzülecek, üstünde yatılacak, boğula yazılacak!
Biz
çocukken, çocukmuşuz, toymuşuz, torlakmışız.
Bahtiyar kölelermişiz,
Boyumuzdan büyük bir savaşın küçücük generalleriymişiz biz.
Çevirenler:
Tuba Geyikler Terci,
Çiğdem Pakel,
Devrim Kılıçer Yarangümeli,
Yusuf Eradam.
KORKULUK
DEDE
Marc Beaudin (A.B.D)
Omuzundaki
dolunayı attığı gibi
Dolaşmaya çıkar tarlada
John Deere traktörü sanki
Kupkuru dudaklarından bayat tütün ayıklar
Kolları da ayak uydurur
Kocaman yaprakların hışırtısına
Kargalar
bir savaş çığlığı atar gibi çağırırlar adını
“Hoka-Hey Korkuluk! Bugün ölmek için güzel bir gün.”
Ama şu kurumuş sapları gibi mısırın
Onun boz kemikleri de dayanır
En azından bir kış daha
Korkuluk
Dede asfalt yılanına dokunur ayak parmağıyla
Altın dişini ovuşturur şans getirsin diye
Ve tılsımlı başparmağıyla da bir yol büyüsü tutturur
Sararmış
elleri dizlerinde geriye yaslanır
Ve arabaya nemli saman kokusu dolar
“Yolculuk ne tarafa, Dede?” diye sorarım.
“Eve,” der.
“Hep eve.”
Eylül
1994 (Translation into Turkish: Nov 10, 1999: Saginaw
Michigan)
FEAR
RAYMOND
CARVER
Fear
of seeing a police car pull into the drive.
Fear of falling asleep at night.
Fear of not falling asleep.
Fear of the past rising up.
Fear of the present taking flight.
Fear of the telephone that rings in the dead of night.
Fear of electrical storms.
Fear of the cleaning woman who has a spot on her cheek!
Fear of dogs I've been told won't bite.
Fear of anxiety!
Fear of having to identify the body of a dead friend.
Fear of running out of money.
Fear of having too much, though people will not believe this.
Fear of psychological profiles.
Fear of being late and fear of arriving before anyone else.
Fear of my children's handwriting on envelopes.
Fear they'll die before I do, and I'll feel guilty.
Fear of having to live with my mother in her old age, and mine.
Fear of confusion.
Fear this day will end on an unhappy note.
Fear of waking up to find you gone.
Fear of not loving and fear of not loving enough.
Fear that what I love will prove lethal to those I love.
Fear of death.
Fear of living too long.
Fear of death.
I've
said that.
KORKU
Evimin
önüne bir polis arabasının geldiğini göreceğim korkusu.
Geceleyin uyuyup kalacağım korkusu.
Uyumayacağım korkusu.
Geçmişin kalkıp üstüme üstüme geleceği korkusu.
Bugünün alıp başını gideceği korkusu.
Gecenin köründe çalan telefon korkusu.
Elektrik fırtınaları korkusu.
Yanağı benli temizlikçi kadın korkusu!
Isırmaz ısırmaz denen köpek korkusu.
Kaygı korkusu!
Bir dostumun ölüsünü teşhis etmek zorunda kalacağım korkusu.
Beş parasız kalacağım korkusu.
Kimse inanmasa da, çok şeye sahip olacağım korkusu.
Ayrıntılı psikolojik raporlar korkusu.
Geç kalma korkusu ve herkesten önce varma korkusu.
Çocuklarımın zarf üzerindeki el yazılarının korkusu.
Onların benden önce öleceği ve kendimi suçlu hissedeceğim korkusu.
Annem yaşlanınca onunla oturacağım ve ben de yaşlanacağım korkusu.
Kafam karışacak korkusu.
Bugün kötü bir haberle bitecek korkusu.
Uyanınca senin gittiğini göreceğim korkusu.
Sevememe korkusu ve yeterince sevmeme korkusu.
Sevdiğim şeylerin sevdiğim insanlar için ölümcül olacağı korkusu.
Ölüm korkusu.
Fazla yaşayacağım korkusu.
Ölüm korkusu.
Onu
demiştim.
GÜL AİLESİ
Robert
Frost
Bir
güldür gül,
Ve hep bir güldü, gül.
Ama şimdi kuram der şunu bil
Ki elma da bir gül,
Ve armut da bir gül,
Hatta erik de sanırım gül.
Sevgiyle bilir sadece gül
Oluvereceğini neyin gül.
Sen, elbette bir gülsün, gül- - -
Ve bir güldün, gül.
UMUT
BELASI
Robert Frost
İşte
orda, şurda tam
Çıplak bostanla
Yeşil bostan
Arasında ve arada,
Dallar
olduğunda,
Bembeyaz ve pembe
Çiçeklerle dolduğunda
En çok düşer korku içimize.
Neye
mal olursa olsun
Bir iklim yoktur da ondan
Bir gece olsun
Kurtulmak için dondan.
ARIEL
* (A.B.D)
Sylvia
Plath
Ariel
karanlıkta duran.
Sonra kayalardan, uzaklardan,
Akar maddesiz mavi
Tanrının
dişi aslanı,
Nasıl bir olduk böyle
Topukların, dizlerin mili!—sabahın izi
Yarılır
ve geçer, tutamadığım
Boynun kahverengi
Kıvrımına benzer,
Zenci
– gözü gibi
Çalı dutları kara
Kancalar atar---
Ağız
doldu kara tatlı kan,
Gölgeler.
Başka bir şey
Çeker
beni havaya—
Kalçalar, saçlar;
Topuklarımdan kar taneleri.
Beyaz
Tanrıça, giyindiğim---
Cansız eller, cansız katı kurallar.
Ve
ben şimdi
Buğdaya köpürüyorum, bir deniz ışıltısına.
Çocuğun çığlığı
Duvarda
eriyor.
Ve ben
Okum,
Ben
uçan kırağı
Kendine kıyası,
Sabahın kazanı, kızıl göze
Göçme dürtüsüyle bir.
-METİS
ÇEVİRİ YAZ/GÜZ 1992 son sayfasında yayımlandı.
27
Ekim 1962
*
Şairin atının adı
UC
Sylvia
Plath
Büsbütün
olur kadın.
Ölü gövdesi
Başarının
gülümsemesini taşır,
Bir Yunan zorluğunun yanılsaması
Akar
durur sarındığı çarşafın kıvrımlarında,
Çıplak
Ayakları
“Buraya kadardı,
Bitti,” der gibidir.
Cansız
çocuklar, bembeyaz bir yılan gibi
Kıvrılmış yatmaktadır,
Artık
boş, küçük süt şişelerinde.
Katlamış geri koymuş onları bedenine
Bahçe
kaskatı kesilip
Gece çiçeğinin tatlı derin boğazlarından
Kokular
kanayınca
Kapanırken bir gülün yaprakları.
Kemik
başlığının altından öyle bakan
Aya göre hava hoş.
O
böyle şeylere alışıktır.
Çatırdar karaları ve sürüklenir.
(5
Şubat 1963)
*
* * METİS ÇEVİRİ, YAZ/GÜZ 1992 son sayısında yayımlandı.
GECE
DANSLARI
Sylvia
Plath
Bir gülücük düştü çimene
telafisi olanaksız!
Ama
nasıl yitirecek kendilerini
Gece dansların. Matematikte mi?
O
ne saf zıplayışlar öyle, o ne kıvrılışlar
Elbette sonsuza değin.
Dolaşırlar
dünyayı; güzelliklerinden,
Küçücük soluğunun armağanından, sırılsıklam çimen
Kokulu
uykularından, zambaklardan, zambaklardan
Hepten yoksun oturmayacağım burda böyle
Etleri
hiç benzemez.
Egonun soğuk kıvrımları, kallâ zambağı
Ve
kendini süsleyip püsleyen kaplan
Lekeler ve bir tutam sıcak taç yaprağı
Kuyruklu
yıldızların katedecek
Öylesine büyük bir uzayı var ki
O
ne soğukluk, o ne unutkanlık öyle
Bunun için tabaka tabaka soyulur el kol hareketlerin
Sıcak
ve insansı, sonra pembe ışıkları onların
Kanar ve soyulur
Kara bellek kayıpları arasından cennetin
Tanrı lütfu gibi, altıkenarlı bembeyaz
Kar
taneleri gibi gözlerimin, dudaklarımın,
Saçlarımın üstüne düşen
Hiçbiryere
Dokunup dokunup da eriyen
Bu
lambaları, bu gezegenleri,
Niye verdiler bana peki
6
kasım 1962
BABACIĞIM
Sylvia
Plath
Yok
artık bir işe yaradığın yok
Tam otuz yıl zavallı
Kanı çekilmiş bir ayak gibi
İçinde yaşadım senin kara kundura
Ancak bir soluk, ancak bir Hapşu.
Babacığım
öldürmek zorundayım seni
Ben zaman bulamadan ölüverdin
Mermer gibi ağır, bir torba dolusu tanrı
San Fransisco ayıbalığı gibi kocamandı
Bir ayak tırnağın, iğrenç anıt,
Hele
o çılgın Atlantik sularındaki kafan
Güzelim Nauset açıklarında mavi sulara
Fasulye yeşili akıtırdı.
Dua ederdim iyileşesin diye.
Ach, du.
Alman
dilinde, savaş, savaş, savaş
Silindirinin yerle bir ettiği
O Polonya kentinde.
Herkes bilir bu kentin adını.
Polonyalı dostum
Bir
iki düzine var diyor.
Bu yüzden nereye ayak bastın,
Kök saldın, hiç bilemem.
Hiç konuşamadım ki seninle.
Dilin yapıştı kaldı damağıma.
Dikenli
tellere takıldı kaldı.
Ich, ich, ich, ich,
Güçlükle konuşurdum.
Her alman’ı sen sanırdım.
Hele o yüz kızartıcı dilin
Bir
lokomotif, beni bir Yahudi gibi
Çuf çuf alıp götüren lokomotif.
Dachau’ya, Auschwitz’e, Belsen’e.
Yahudi gibi konuşmaya başladım.
Sanırım pekala bir Yahudi olabilirim.
Tyrol’ün
karları, Viyana’nın temiz birası
O kadar da saf ya da gerçek değildir.
Çingene ninelerim ve acayip talihim
Ve fal kağıtlarımla, fal kağıtlarımla
Pekala ben de birazcık Yahudi olabilirim.
Hep
korktum senden,
Luftwaffe’nden, lafı ağzında gevelemenden.
Ve o düzgün bıyığından
Hele masmavi Ari gözlerinden.
Hey Tankçı, Tankçı, Ah Sen—
Tanrı
değil, bir gamalı haçsın
Öyle karasın ki hiçbir gökyüzüne geçit vermezsin.
Her kadının gönlünde bir Faşist yatar,
Suratına yer tekmeyi, hayvan
Senin gibi hayvan, hayvandır kalbi.
Bendeki
resminde
Karatahtanın önünde duruyorsun baba
Ayağın yerine çenen ikiye ayrık
Ama daha az şeytan sayılmazsın bu yüzden
Yoo, küçücük kan kırmızı yüreğimi
Isırıp
ikiye ayıran adam sensin
Daha on yaşındaydım seni gömdüklerinde
Yirmimde ölmek istedim
Sana dönmek, sana dönmek istedim
Kemiklerim bile becerir sandım
Ama
çıkardılar beni torbadan
Tutkalladılar, yapıştırdılar yeni baştan
O zaman anladım ne yapmam gerektiğini
Bir örneğini yaptım senin
Meinkampf bakışlı, işkence askısı
Burgu
düşkünü karalar giymiş herif
Sonra evet dedim, evet, evet
İşte böyle babacığım, sonunda işim bitti
Kara telefon kökünden kesildi
Kımıl kımıl sesler geçemez artık
Bir
değil iki adam birden öldürdüm
Bana sen olduğunu söyleyen
Ve bir yıl doğrusunu bilmek istersen
Tam yedi yıl kanımı emen vampiri
Babacığım sırt üstü uzanabilirsin şimdi
Bir
kazık saplı şişko kara kalbinde
Hatta köylüler bile sevmediler seni
Üstünde dans edip tepiniyorlar şimdi
Sen olduğunu hep biliyorlardı
Baba, babacığım, alçak herif, seninle işim bitti.
12
Ekim 1962
ASKERİN ÖLÜMÜ
WALLACE STEVENS (A.B.D)
Duçar
olur hayat ve beklenir ölüm,
Tıpkı bir güz mevsimindeki gibi.
Asker düşer.
Gidişini
dayatıp da
Tantana kopsun isteyen
Üç günlük bir şahsiyet olmaz o.
Ölüm
mutlaktır merasimsiz,
Tıpkı bir güz mevsimindeki gibi,
Rüzgar kesildiğinde,
Rüzgâr
kesildiğinde ve bulutlar
Göklerde, mamafih,
Gittiğinde kendi önlerinde.
(1918,1931)
KAVANOZUN
ANISI
WALLACE
STEVENS (A.B.D)
Tennessee’ye
bir kavanoz koydum,
Bir tepenin tepesindeydi, yusyuvarlaktı.
İntizamsız yaban doğanın
O tepeyi sar masını sağladı.
Yabanıl
doğa ona doğru yükseldi,
Ve yayıldı etrafına, yabanıl değildi artık.
Kavanoz yerde duruyordu, yusyuvarlaktı
Ve ince uzundu ve havada bir limandı.
Her
yere hakim oldu.
Gri ve çıplaktı kavanoz.
Ne kuş ne de çalıya vereceği bir şey vardı,
Tennessee’de onun gibisi yoktu.
(1919,1923)
YIKICI
BİR GÜÇTÜR ŞİİR
WALLACE
STEVENS (A.B.D)
Keder
budur işte,
Yürekte hiçbir şey olmasıdır.
Ya sahip olmaktır ya da hiçbir şey.
Sahip
olunacak bir şeydir,
Bağrında, orada soluk alıp verdiğini hissedeceği
Bir öküz yatan bir aslandır.
Corazon(1)
, cesur it,
Yavru öküz, paytak ayı,
Onun kanını tadar, tükürdüğünü değil.
O
vahşi bir hayvanın
Bedenindeki bir adam gibidir.
Kasları kendini...
Güneşte
uyur aslan.
Burnunu da dayamıştır patilerine.
Bir adamı öldürebilir.
(1938,1942)
DONDURMA
İMPARATORLUĞU
WALLACE
STEVENS (A.B.D)
Kocaman
purolar saran adamı çağırın,
Şu adeleli olanını, söyleyin gelsin de
Mutfak kaplarında şehevi lor çırpsın.
Hizmetçiler giymeye alışkın oldukları
Giysiler içinde aheste aheste dolansınlar da oğlanlar
Geçmiş ayın gazeteleri içinde çiçek getirsin.
Olmak olsun mış gibinin son sahnesi.
Yoktur dondurma imparatoru gibisi.
Hem
yok ki onun camdan üç külahı,
Ucuz giysiler yapan o kadından alın üstüne
Bir zamanlar yelpaze desenleri çizdiği kumaşı
Sonra da yayın yüzünün üstüne
Kemikli ayakları çıkarsa dışarı
Gelirler göstermek için nasıl da soğuk ve hissiz olduğunu.
Lamba ışınlarına yapsın ilavesini.
Yoktur dondurma imparatoru gibisi.
(1922,1923)
KARANIN
HÜKMÜ
WALLACE
STEVENS (A.B.D)
Gece,
ocak başında
Kendilerini yineleyen
Çalıların renkleri
Ve hazalların renkleri
Döndü odada,
Rüzgârda dönüp duran
Yaprakların ta kendisi gibi.
Evet: ama kallavi köknarı rengi
Usul usul geliyordu.
Tavusların çığlıkları geldi aklıma sonra.
Onların
kuyruk renkleri de
Kuşluk vakti rüzgârında
Dönüp duran yaprakların ta kendisi gibiydi,
Odayı taradılar,
Tıpkı dallarında köknarların
Kopup yere kondukları.
Çığlık attıklarını duydum onların, tavusların.
Bu kuşluk vaktine atılmış bir çığlık mıydı,
Yoksa alevlerin ateş içinde
Döndükleri gibi,
Tavusların kuyrukların
Avaz avaz tavusların çığlıklarıyla dolu
Köknarlar kadar avaz ateşte döndüğü gibi
Rüzgârda dönüp duran
Yaprakların ta kendisine mi atılmıştı?
Yoksa köknarlara atılmış bir çığlık mıydı bu?
Pencereden
bakınca
Gezegenlerin rüzgârda
Dönüp duran yaprakların ta kendileri gibi
Nasıl da döndüklerini gördüm.
Gecenin nasıl geldiğini,
Kallavi köknarlarının rengi gibi
Nasıl da usul usul geldiğini.
İçime bir kurt düştü.
Tavusların çığlıkları geldi aklıma sonra.
(1916,1923)
|