Book
Review
Ben'den Önce Tufan: Sylvia Plath ve Şiiri (The Deluge
Before the Self : Sylvia Plath and Her Poetry) by Yusuf
Eradam, 1997, 180 pages. Available from: İmge
Kitabevi Yayınları, Konur Sokak, No. 3, Kızılay, 06550 Ankara,
Turkey.
Barış Gümüşbaş
Yusuf Eradam's monograph on Sylvia Plath is a contribution to
the very thin stack of books in Turkish on American literary figures.
Book-length studies on novelists, poets, and playwrights hardly
ever get beyond the dusty dissertation shelves of university libraries.
In his introduction, Eradam makes clear his critical method of
reading. He rejects the validity of what he calls “being a literary
detective”* who tries to reconstruct the inner world and psychology
of the artist by unveiling the “mystery” of the text (10). In
this respect, Eradam believes in the relative autonomy and independence
of the work of art from the artist.
The book consists of three main chapters: “The Making of Sylvia
Plath,” “Themes in Plath's Poetry,” and “Plath's Poetic Technique.”
In addition, there is a helpful section of notes, and also a selected
bibliography on Plath.
The first chapter focuses on, as it investigates how Plath became
a poet, what Eradam believes to be the underlying dynamic and
problematic of Plath's art: confronting the self. After this initial
stage, this problematic takes various shapes, at various times,
as re-defining the self, oscillating between multiple selves,
attempting to unify this multiplicity, and transcending the limits
of the self. In the second part of the chapter, Eradam discusses
the influence of the modernist tradition on Plath's art through
common images, symbols, and themes.
The second chapter elaborates on symbols and images already mentioned
in the previous chapter, and traces them to Plath's various poems.
Eradam also analyzes how those images come to relate to Plath's
three themes, namely time, death and oddities of nature.
In the third and final chapter, Eradam convincingly argues that
not only the contents of Plath's individual poems but also their
forms and techniques reflect the changes in her inner world.
A professor of American literature (at Ankara University), a translator
(whose works include the translation of Plath's Ariel), and a
poet himself, Eradam brings a lively interplay of these three
perspectives into his book. The poet's voice takes over the other
two facets of his personality in the open letter addressed to
long-gone Plath, on the occasion of the would-have-been-60th birthday
of “Sivvy.” Opening with the words “I'M GLAD YOU WERE BORN,” Eradam's
letter testifies to the intensity of his feelings for a poet so
far away in space and time. Such a relationship becomes so burdensome
that Eradam cannot but close his letter as follows:
I'm tired of your dark shadow. Being with you is constant death.
That is why I'm leaving you Sivvy; I have things to do.
Rest in peace honey. I'M GLAD YOU ARE DEAD!
Yusuf (175, 179)
If the book is, however, no easy read, this has a lot to do with
the nature of Plath's poetry. But her dedicated readers and/or
those who pursue an academic interest in poetry in general, and
in Plath's poetry in particular, will enjoy Eradam's book.
• All translations of Eradam’s text are mine.
İMPARATORLUK
İDEOLOJİSİNİN YAPRAKSÖKÜMÜ: VANİLYALI İDEOLOJİ
Barış
Acar
Mircea
Eliade, "İmgeler ve Simgeler" isimli çalışmasında "en
silik varoluşta bile simge kaynamakta, en 'gerçekçi' insan bile
imgelerle yaşamaktadır." der. Ünlü din tarihçisi bunu söylerken,
gerçeği kavramak isteyen zihnin imgeleri kullanması gerektiğini
savlamaktadır. Ona göre kavramlar bu iş için yeterli değildirler.
Çünkü "gerçek" çelişki doludur ve onun bu karmaşık yapısını
ancak aynı anda çok sayıda anlama atıfta bulunan "imge"
bizim için görünür kılabilir. İfadelerin Kantçı terminolojiye
gönderisi olan idealist yapısını bir kenara bırakarak söyleyecek
olursak; Eliade, hayatî bir çizgi üzerinde dans etmektedir. Bu
çizgi, kâh örtük kâh açık olarak, Platon'dan Althusser'e kadar
pek çok düşünürü uğraştırmış ve hâlâ da pek çoğunu uğraştırmakta
olan "ideoloji" sorunsalını imlemektedir. Çünkü, her
dönemde kavram ve onun kullanımı, imge ve onun kullanımı, belki
de Derridacı anlamda, dil ve onun kullanımı, birbirini çok yakından
ilgilendirmiştir. Herhangi bir şeyi tanımlarken kullandığımız
sözcüklerin, aslında çoğu kez onun işleviyle ilgili olmasından
çıkarsayabiliriz bunu. Arada kuracağımız ilgi açıkça ideolojik
bir yönelime doğru akmaktadır (Bu anlamda Şerif Mardin'in ideolojiyle
Kant'ın felsefi sistemi arasında kurduğu ilgi dikkat çekicidir.
(Bkz. Mardin, Şerif. İdeoloji, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002,
ss. 25-27.). Tanımını nasıl yaparsanız yapın, içeriğini ve işlevini
nasıl belirlerseniz belirleyin ideoloji kavramının, Marx'tan Lenin'e,
Dilthey'den Freud'a, Weber'den Mannheim'a, işlevselci bir şekilde
"kitle" teorilerinin üzerinde hareket alanı bulduğu
görülecektir.
Bu
noktada kavramsal spekülasyonları, refleksiyonlu düşünceyi bir
kenara bırakarak olguların kendileriyle ilgilenmek gerekmektedir.
İdeolojinin neliği, onun ne yaptığıyla doğrudan ilgilidir çünkü.
Edimlere yönelerek düşünmek, belki de, gerçek anlamda onun doğasını
anlamamızı da sağlayacaktır.
Yusuf
Eradam'ın küresel bellek üzerine denemeler olarak tanımladığı
"Vanilyalı İdeoloji" kitabı işte böyle bir çabanın ürünü.
Yıllarca Amerikan kültürü üzerine ders vermiş bir öğretim üyesinin;
Protestanlıktan Amerika'nın keşfine, Amerikan edebiyatından Hollywood
sinemasına, Huntington'dan 11 Eylül'e kadar, bir proje olarak
dünyanın sömürgeleştirilmesi anlamına gelen "küreselleşme"
olgusu üzerine düşünmelerini içeriyor Vanilyalı İdeoloji. Kültür
örüntüleri içerisinde, adeta bir yapısökümüne girişerek ilerleyen
Eradam, "bilinç uyandırmak süreci çabasında tuz olmak"
diyerek tanımlamış çalışmasını. Eliade'nin sonsuz bir huzur duyarak
selamladığı imgeleri, Eradam, elinde kazma küreğiyle karşılamış
sanki; Amerikan kültürünün satır aralarına girerek, Kristof Kolomb'un
düşlerinin, Tom Cruise'un jestlerinin sürçtüğü yerleri bulup çıkarmış.
Küresel
belleğin kaydını tutanın yolculuğu, bir kahraman parodisi ya da
trajedisi olan kuruluş öyküsüyle başlamış. Öncelikle, Kolomb'un
"mistik doğuyu ele geçirme düşleri"nin giderek "ahlakî
doğaçlama" peşinde koşan büyük Amerikan kahramanı mitini
nasıl yarattığı gözler önüne serilmiş. Max Weber'in "Protestan
Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" isimli çalışmasında, reformla
birlikte kilise otoritesinin yaşam üzerinde yeni bir anlam içinde
ortaya çıkması olarak nitelediği; tanrıyla, tanrısal olanla özdeşleştirilen,
dolayısıyla ilk adımından itibaren kutsal olana giden yolda dünyevîliği
"meslek" olarak edinen Kalvinizmin bu söylen içerisindeki
yeri araştırılmış. Kitap boyunca fetih stratejileri ve mikro-politikalar
ilişkisi öne planda tutulmuş. Başlangıç simgeleri olarak nitelenen
ve ilk harfleri alfabenin de başlangıcı olan Adem ve Adultery
(zina) sözcükleri bu anlamda ele alınmış ve benliğin ele geçirilmesi
sürecinin birer parçası olarak din ve cinselliğin nasıl yasaklama
ve ele geçirmenin araçları olarak kullanıldığına değinilmiş. Fethetmek
için sürekli hareket halinde olmayı salık veren Amerikan ideolojisinin,
yolu işaret ederken aynı zamanda engeli, dolayısıyla da, 11 Eylül
sonrası süreçte tanık olduğumuz şekliyle "öcü"yü ve
düşmanı işaret ettiği ortaya konmuş.
Vanilyalı
İdeoloji'yi, küreselleşmenin yeni-oryantalizm de denebilecek kültürel
işgalciliğinin deşifresi olarak okumak da olanaklı. Said'in "Şarkiyatçılık"
adlı muazzam araştırmasında bir tür paranoyaklık olarak tanımladığı
"doğuyu doğulu kılma" ve dolayısıyla onu ele geçirme
fikrinin yansımaları, "Matrix"ten "Kaplan ve Ejderha"ya
Vanilyalı İdeoloji'nin konusu olarak işlenmiş. Kitaptaki örnekler
bize, yeni bir Jean-Léon Gérôme gibi davranan küreselleşmenin
kültürel silahşörlerinin, her hareketleriyle, mistik merkez olarak
"küre"nin (bu noktada yine Eliade'ye dönülebilir) gücünü
ve bu ahtapotvari yaratığın kollarını, bütün dünyayı kendinin
kılarak, belli aralıklarla nasıl geriye çektiğini göstermiş.
Kürelleşmenin
karanlık simgeler ormanında elinde boyu kadar bir baltayla ilerleyen
Eradam, bayrak fetişizminden özgürlük heykeline, New York'tan
Times Meydanı'na, karşılaştığı tüm işaretlerin, W. Whitman'dan
Apollon'a, Toni Morrison'dan Simurg'a, yüzleştiği tüm söylemlerin
bir "üst-erkin nihaî varlığı"yla nasıl ilişkilendiğini
ortaya koymuş. Bu söylem içerinde kendilerini muhalefette konumlandıranlara
kuşkuyla yaklaşmayı da ihmal etmemiş. Michael Moore'a, "kilise
odaklı korkutma odaklarına neden karşı çıkmadığını", neden
batı uygarlığının sömürgeci anlayışına değil de, yalnızca "zihinsel
engelli salak bir başkana" karşı mücadele ettiğini sormuş.
Bu
noktada okurla söyleşisini bireyselin alanından toplumsalın alanına
çeken Eradam, kendini Zeus sanan yeni imparatorluk için; "1492'den
beri giderek daha da arsızlaşarak, gözü dönmüş bir şekilde dünyamızın
ırzına geçmektedir." demiş. Kitabın "Kesin Belkiler"
ile "Gizli Akıllı Bomba" bölümlerinde tamamen bu doğrultuda,
"kibirli ve kendini beğenmiş" Amerikan ideolojisi işlenmiş.
11 Eylül sonrasında, "öteki"ni düşman ilan eden küresel
belleğin, kazanma hırsıyla çıkardığı savaşlar ve aymazlık içinde
tüm dünyaya saldırması konu edilmiş. Eradam, yıkılan İkiz Kuleler'in
inşaat alanına verilen "Ground Zero"nun taşıdığı anlamların
ayrıntılı bir çözümlemesini de yapmış. Mel Gibson'un, "Signs"
filminde, uzaylıların dünyayı işgal etmeleri yetmiyormuş gibi,
şimdi de "eve" girmiş olduklarını vurgulamasının, buradaki
"They are in the house!" söyleminin ne çeşit bir paranoyaklığın
körüklenmesi olduğunu göstermiş. Böylece, Irak Savaşı boyunca
internette dolanan "Bombing for peace like fucking for virginity"
(Barış için bomba yağdırmak, bekaret için kadınları becermekle
eş anlamlıdır!) sloganını doğuran "psişik beslenme çantasını";
bu beslenme çantasının "varoluşsal, ilkel ve ilk imgesel,
ilk örneksel mecazlar, söylenceler, söylenler, korkular, özlemler
vb. tarafından yaratılışını" gözler önüne sermiş.
Adeta
bir sarmalı izleyerek Amerikan kültürü içerisinde ilerleyen Vanilyalı
İdeoloji, "kült kentler" ve "küresel belleğin aşk
pazarı" üzerine olan son bölümleriyle, "birey-toplum-birey"
diyalektiği denebilecek bir yapı kurarak bir üst katmanda yeniden
tarih içinde eyleyen özneyle buluşmuş. Kolomb'la başlayan küresel
belleğin "ben"i için yolculuğun, kendini Kaf Dağı'nda
sanan "kahraman"la nasıl düğümlendiği; arzuları yönlendirilmiş,
simularklar içine tıkılmış "özgür" bireyin nasıl körleşmiş/
sağırlaşmış olduğu ortaya konmuş. Böylelikle, Lukacs'ın sözünü
ettiği anlamda, "mevcut sosyal sistemi muhafaza etmeye yönelmiş"
ideolojinin egemenliğini nasıl pekiştirdiği gözler önüne serilmiş.
Erken
Rönesans'ın dahi çocuğu Giotto'nun sözleri bir kez de Yusuf Eradam'ın
dilinde ses bulmuş: "İşaretlerin ateşinin yerine bundan böyle
görünüşlerin pırıltısı geçmiştir."
SESİ
GÜZEL BİR YAZAR’DAN: AŞK BİR ŞİDDET EYLEMİDİR
Barış
Acar
Acıyı
estetik yaşadığını söylüyordu
bir fotoğraf sanatçısı;
elini üzerimden çektiğinde
dar attım kendimi dama yeniden.
Ve aşağılara baktığımda Breughel’in körlerini gördüm...
(Gül
Kanadı Dudağım, s.26)
Bazı
yazarlar vardır, yazdıklarının güzelliğinin yanında onları söyleyişleri
de güzeldir. Söyleyeceklerini onca imgenin, onca göndermenin ortasında
pürüzsüz/ tertemiz bir sesle söyleyiverirler. İşte, Yusuf Eradam
o yazarlardandır. (Sadece şiir, öykü yazarken değil, türkü ‘çığırırken’
de.. Kendi besteleri, şarkıları vardır çünkü.)
Bu sesi güzel yazar “1954 yılında Sarrafların kızı Necibe ile
Ekmekçilerin oğlu Nurettin’den Niğde’nin kazası Bor’da olmuştur.”
Hacettepe Üniversitesi İngiliz dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş,
ikinci bilim uzmanlığını İskoçya’da ‘İngilizce Öğretmeni Yetiştirme’
konusunda almıştır. Halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya
Fakültesi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim
üyesidir. Roman ve şiir çevirileri dışında 1994 yılında ‘Gül Kanadı
Dudağım’ isimli bir şiir kitabı ve ‘97 yılında Sylvia Plath ve
şiiri üzerine yaptığı ‘Benden Önce Tufan’ isimli incelemesi bulunmaktadır.
Bu ay içerisinde ‘e’ Yayınları tarafından basılan ‘Aşk Bir Şiddet
Eylemidir’ ise üçüncü kitabıdır.
Kitap, künyesinde de belirtildiği üzere, bir ‘denem-anı-günlük’ler
toplamıdır. Ancak, 257 sayfalık kitabın sonuna geldiğinizde belleğinizde
kalan birbirinden kopuk, ayrı ayrı yazılar değil, adeta roman
niteliğinde bütünlüklü bir yapıtın izleridir. Dostlarına mektuplar
yazan, film festivallerini, çeşitli oyunları izleyerek notlar
tutan, şiirler okuyan, inceleyen, başkişisi yazarı olan uzun bir
romandır ‘Aşk Bir Şiddet Eylemidir’. Bununla birlikte yazar romanın
tek kahramanı değildir. Kitabın başından sonuna yayılmış 5 mektupla
varlık kazanan, Eradam’ın ‘muhayyilemin (imgelemimin) pınarı’
dediği, dostu Latife’nin romanın orda olmayan ikinci kişisi olduğu
söylenebilir. Eradam’ın mektuplarıyla varlık kazansa da bütün
kitap boyunca canlı bir karakterdir o. 1. Mektuba: “Sen yirmi
yılık dostum, kardeşim/ Sen can verirken bana,/ ne güzel akıp
giderken hayat/ yumurtalıklarından can fışkırmasına mani/ bu kist
nereden çıktı?/ Hayır, bu manide cinas yok.” diyerek başlar ve
5. mektubu, Danimarkalı şair Henrik Nordbrant’ın: “Adalar gibidir
aşk:/ Adalar gibi, gün doğarken ancak/ bulur kendini/ ve doğduğu
kıyılara/ çarpan denizin sesinden ancak/ bilir yerini.” diyerek
bitirir (Belki de ‘can suyu’ verir bu şekilde ona.)
Aşk Bir Şiddet Eylemidir karşılaştırmalı edebiyat için çok güzel
bir örnektir. Kitaba ismini veren yazıda Eradam, ‘Köprü Üstü Aşıkları’
filmini ele alırken 16 farklı yapıta/ kişiye gönderme yapar. Magritte’in
ve Rembrant’ın tablolarına, Melville’in Bartleby’sine, Jean Genet’ye,
Zola’ya, Proust’a, Jack London’a, Tarkovky’ye, Nıetzsche’ye...
Tek bir filmi tüm dünyaya/ tüm zamanlara bağlar. Bunu ‘yüksek
bilgisinin’ ya da ‘metinlerarasında kaybolmanın’ cazibesiyle değil;
yaşayan, düşünen, yazan, resmeden canlı bir dünya imgesini çoğaltacak
şekilde yapar.
Yerelliğin özelliklerini, yabancılaşmayı, yaşama sevincini, bir
röportajı ya da Sivas’ı anan çeşitli yazılarının etrafında döndüğü
temel bir olgu vardır: Şiddet! Kitap, aşk ile şiddetin savaşımı
olarak güzellikleri ve çirkinlikleri sergileyerek ilerler. Bu
anlamda Godot’ya yazdığı gülücükler taşıyan mektupla, Bezirci’yi,
Behçet Aysan’ı anarak uzandığı Sivas kıyımı bir noktada birleşir.
(Sivas’a ilişkin Schindler’in Listesi’ni ele alırken söylediği:
“Sen Sıvas’ın filmini yapabilir misin yönetmen? Ya da 1 Mayıs’ta
Taksim’in, ya da...” sorusu ise şiddete karşı tüm dünyaya sorduğu
bir soru olarak algılanabilir.)
Amerika’ya yolculuklarında bizi, çoğu yazardan alışık olduğumuzun
tersine, bir ‘rüya’nın değil bir ‘kabus’un içine götürür. Popüler
kültürü, ucuz kahramanları, aldatılmışlık duygusuyla, korkuyla
dolu bir tablodur karşımızda çizdiği.
Sylvia Plath’ı, Nilgün Marmara’yı anlatırken, şiirden söz ederken
yüzü hep üretken bir umuda dönüktür. İntiharı seçmiş bir şairden,
kaç kişi ‘yaşama sevincini’ süzüp çıkarabilir ki?
Babil Kulesini yeniden inşa etmek olarak adlandırdığı ‘yazmak’
eylemine söz geldikçe sorgulamasını keskinleştirir. Şiirlerine,
öykülerine dair ipuçlarıyla doludur kitap. Ve hep ‘yazmak politiktir’
diyerek bitirir sözünü.
Tüm yaşamı kucaklamaya kalkışan bu kitabı okurken belki de en
çok zevk alınacak şey Eradam’ın büyük bir istekle anlattığı filmlerdir.
Büyükşehirler dışında izlenilmesine olanak olmayan, Ankara’da
bile çok küçük bir azınlığın takip edebildiği film festivallerinden
bize görüntüler taşır. Hollywood etkisinden kurtulmuş yegane sinema
şölenleri olan festivallerden Ankara’da, 1994-96 yıllarında gösterilmiş
51 uzun metrajlı, 17 kısa ve 5 belgesel filmden çıkarımlar yapar.
Bize onları kitapta izleyebilme olanağı sunar.
Aşk Bir Şiddet Eylemidir içinde çok şey saklayan roman gibi bir
kitap ve belki de ülkemizde bu biçimde, bu incelikte yapılmış
ilk deneme. Bununla birlikte Yusuf Eradam ismi öyle çok kişi tarafından
bilinen/ öne çıka-rıla-n bir isim değil. Öyle ya, pahalı vitrinleri
süsleyen çok renkli dergilerin, yayınevlerinin sayfalarında değil
onun yazdıkları. Hayalet Gemi’de, Evrensel Kültür’de, Üçüncü Öyküler’de,
Bir Bilet: Gidiş-Dönüş’te, Sanal Ördek’te, Kül’de... yani kendini
mevcut piyasa ilişkilerinin dışında tutan muhalif ya da amatör
yayınlarda. Belki de sesi güzel bir yazarın türküsünü nerede çığırdığına
dikkat etmesinden kaynaklanan bir durum bu.
YUSUF
ERADAM’IN YOLLARI VE YOLCULARI
Faruk Emre Özünlü
Yolculuk kendini bulma, tanıma serüvenidir. En güçlü imgesini
ilk yolculukla, yani yolculuğun ilk tohumlarının atıldığı, insanın
doğup büyüdüğü yerden çıkmasıyla kazanır.
Eradam'ın 'Kilikyalı Hörmet Hanım' öyküsünde genel bir yolculuk
çözümlemesi yapabiliriz. Bu öyküde anlatıcı, başka bir şehirde
yaşayan öğrencisinin yanına gitmiştir. Yolculuğu bitmiştir ve
döneceği gün öğrencisi onu halasının evine götürür. Kısa bir ziyaret
olacaktır bu.
Anlatıcı, öğrencisinin halasını ve evini çok sever. Ummadığı bir
güzellikle karşılaşmıştır ancak bu güzelliği yaşayamaz, içinde
bir doyum sağlayamaz. Misafirliklerinin ve ziyaret sürelerinin
kısa olması, yolcuların bir anlamda kaderleridir. Eğer böyle bir
yaşam tarzını seçmişlerse buna katlanmak zorundadırlar. Yolculuk
seyrindeyken yanından geçip gittikleri yerleri yaşamak için çok
kısa zamanları vardır.
Yolcu anlatıcımız, yolda olmanın kendine özgü, yer yer de acımasız
olan kurallarının bilincindedir. İçinde bulunduğu durumla ilgili
güzel bir deyim de bulmuştur: “Ağzına yalnızca bir parmak bal
çalınmasından hazzetmeyen birinin ekşi suratıyla”. Yolcunun yaşamak
zorunda olduğu durum budur. Kalıp da o tadı bütünüyle alacak kadar
zamanı yoktur yolcunun. Zaten o kadar zamanı olursa, o ağzına
çalınan bir parmak balın tadını da alamaz.
Bu öyküde Hörmet Hanımın göze aldığı şeyler, hayatını kısır bir
mekânda geçirme pahasına kök salmaktır. Bulunduğu yere ait olan
bir nesne gibidir artık o. Ve her geçen gün uzaklaşan anılarını
anımsayarak yaşar. Bu kalıcılığın altında bir aşk vardır. Hörmet
Hanım kalmayı seçmiştir, öykü anlatıcısı ise gitmeyi. Öykü anlatıcısı
için ''yolda olmak daha güvenli''dir. Fazla sevmek, kalmayı gerektirir,
kalmak ise evrenseli küçük bir uzama indirgemektir. Bu da beceri
isteyen bir iştir. Yolcu daha fazla yaşam arayan kişidir. Kalanlar
ise küçük yaşantılarının büyük anılarıyla yetinen kişilerdir.
Diğer bir deyişle kalanlar, yaşamdan bir defter yaprağına tutunup
onu derinlemesine yaşarlar ister istemez. Yolcular ise yaşamın
bütün yapraklarını çevirmek isterler. Çivi çiviyi söker mantığıyla
yaşamlarını başka bir yaşamın, acılarını başka bir acının ellerine
bırakırlar. Bunun için yoldadırlar.
Bu düşünceyi öykü anlatıcısı da onaylar. Onun da söylediği: ''Anladım
ki her insanda bir kelebeğin ömrü denli uzun bir ziyaretçi olabilirsiniz
yalnızca. O koza, o tırtıl birazcık açılırsa, kelebeğin tümünü
görmek isterseniz yola çıkamayabilirsiniz yeniden. Bunu göze alın.
Göze almazsanız, içinizde kalan ukteyi sevin. Pabucunuzu eskitmeye,
yepyeni, bambaşka güzelliklere kelebek olmayı sürdürün'' sözleri
kalanlar ve gidenler arasındaki ayrımı verir.
Bir yolculuk söz konusu olduğunda, günün birinde gerçekleşecek
olan bir dönüş yolculuğu da yedekte tutulması gereken bir konudur.
Bu yolculuk kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Heybemizden asla
atamayacağımız bu dönüş yolculuğu, yola çıktığımız o ilk noktada
tutuşturulmuştur elimize.
Bu dönüş yolculuğu iki biçimde gerçekleşir; ilki bir daha ayrılmamak
üzere gerçekleşen temelli bir dönüştür. ikincisi ise kalıcı olmayan
bir dönüş yolculuğudur.
Yolculuğun nedenleri ve nesneleri her yolcu için farklıdır. Yolcu,
yol üzerindeki imgelerden kendi içinde de bir yolculuğu sürdürür.
Eradam’ın ''Latife İdi, `yapardı’ '' isimli öyküsünde öykü kahramanı
Cemal Ankara’da annesini toprağa vermiştir. Sevdiği kızın ailesi
de evlenmelerine karşıdır. Cemal yalnız ve enikonu kara bir sonsuzluğun
içinde kalmıştır. Yaşadığı bu kötü olaylardan sonra bir şeylere
sığınma gereksinimi duyar. Böyle bir sığınma yerini ve aradığı
sıcaklığı bulacağı yer aslında geçmişidir. Cemal dış dünyada böyle
bir yolculuk yapamasa da, ihtiyaçlarını karşılayabileceğini düşündüğü
İstanbul`da yaşayan bir dostuna gitmeye karar verir. Kendisini
bağrına basacak ve yanında rahatlayabileceği biri o dostu olabilirdi
ancak. Böyle düşünerek yola çıkar Cemal.
Oysa Cemal bu yolculuğa çıktığında arkadaşına giderken geçmişine
doğru da yol almaya başlamıştır. Bu iç dünyasında gerçekleşen
yolculuk, İstanbul`da en sevdiği dostu olan Latife ile çıktıkları
yürüyüşte karşılaştıkları eski, terkedilmiş bir evde su üstüne
çıkar. Onu İstanbul`da karşılayan dostu bir yanılsamadır. Cemal'in
elinden tutup onu geçmişe ulaştıran bir aracıdır o bu anlamda.
Cemal'in bu eve girmesiyle kendi içinde geçmişine yaptığı yolculuk
tamamlanır.
Bu evde Nezahat Teyzesi ile karşılaşır Cemal. Onu yatılı okulda
annesi gibi sahiplenen, annesini aratmayan bir sıcaklıkla seven,
yatılı okulda en sevdiği arkadaşının annesi olan Nezahat Teyze.
Ankara`da eksikliğini duyduğu sıcaklığı, sığınma yerini bu evde
bulmuştur Cemal. Burada ölen annesinin yerine geçmiştir Nezahat
Teyze. Ölmüş olan en sevdiği arkadaşı da, evlenmesine izin verilmeyen
sevgilisinin yerine geçmiştir bir anlamda. Öyküde geçen ''Mazisi
olan bir rahatlık gelmişti üstüne Cemal'in'' cümlesi, bu evin,
Cemal'in aradığı sığınak olduğunu vurgular.
Cemal bu evde Nezahat Teyzesinin yardımıyla, yatılı okuldaki en
yakın arkadaşı olan Kenan ile ilgili bir dizi anısını anımsar.
Kenan, okuldaki merdiven tırabzanlarından kayarken dengesini kaybedip
düşmüştür. Onu engelleyemediği için bir anlamda kendisini suçlu
hissetmektedir Cemal. Bu iç yolculuğu ona bu suçluluk duygusuyla
yüzleşme şansı tanımıştır.
Eğer yolcu, bir dönüş yolculuğunda kalıcı değilse, bu faydalı
bir yolculuk olur. Bu tür dönüş yolculuklarında salt anılarla
yaşanır. Tekrar yola düşecek olmanın hüznü çöker uzama ve zamana.
Bu hüzün kişinin yaşama olan yakınlığının bir göstergesi sayılabilir.
Yok, eğer temelli bir dönüş söz konusuysa yolcu yeniden alışkanlıkların
kurbanı olur. Bu öyküde de Cemal dönüş yolculuğunda kalıcı değildir.
Geçmişine yaptığı bu yolculuktan bir aksaklığı düzelterek döner.
Eğer dönmeseydi hep bir suçluluk duygusuyla yaşayacak, yaşamını
asla bir eytişim içine sokamayacaktı. Aradaki boşluğu dolduracak
olursak da diyebiliriz ki; Cemal bu yolculukta giderdiği aksaklıkla
Ankara`da yaşadığı olumsuz olaylardan da kurtulmuş, olanların
tek suçlusu olarak hep kendisini görmekten vazgeçmiştir.
İnsanlar yaşamlarının bir yerinde bu tür yolculuklara çıkarlar,
ama önemli olan bu yolculuklardan eli boş dönmemektir.
Eradam`ın ‘Kapı’ isimli öyküsünde ise iki ayrı yolcu tipiyle karşılaşırız.
Scarlet, tekrar yurduna dönmek üzere kısa bir turistik geziye
çıkmıştır. Bu tip yolcuların görüp görecekleri yolda olma durumu
bu kadarla sınırlıdır. Küçük bir macera, anlık bir yurt özleminden
başka bir şey değildir duyumsayacakları.
Ümit ise, yaşadığı yerde kendisini kıstırılmış gibi hisseden,
bulunduğu ortamda kendisini var edemeyeceğine inanan bir insan
tipidir. Ümit’in yolculuğu bir zorunluluktur. Bu yolculuk hayatini
kurtarma gereksinimi ya da düşüncesidir. Bu tür insanların yaşayacakları
en acı olay, gittikleri yerde aradıklarını bulamamaları, yurtlarına
isteksiz, elleri boş olarak dönmeleridir.
Bu yolcuların kendini tanıma, kendini arama gibi bir kaygıları
yoktur. Dış dünyanın maddi işleyişine katılmış olmaları yüzünden
eksik bir yaşam içinde kalmışlardır. Öyle ki, bu yazının içeriğine
ancak bu kadar konu olabilirler.
‘Popüler Balıklar’ isimli öyküde ayrı ayrı insanların çıktığı
yolculuklar, yolculuğa çıkış nedenleri anlatılır. Bu ana başlık
altında yer alan küçük öykülerden ‘Deniz Alası’ alt başlığını
taşıyan ilk öyküde, bir nedenle doğup büyüdüğü yerden çıkan bir
yazarın yıllar sonra geri dönüşü anlatılır. Geri dönmek istemesinin
nedeni, uzun zamandır hiçbir şey yazamıyor oluşudur. Yaşadığı
bu durum aldırmıştır yazara bu kararı. Bu öyküde, yumurtalarını
döktükten sonra ölen bir balık imgesi, yazarın yaşamına koşut
olarak sunulur bize.
Doğduğu toprakların dışında yaşamaya çalışan bu insanın umutsuzluğunda
kendisini bu balıkla özdeşleştirmesi sonucu topraklarına sürüklenir.
Yıllardır görmediği yurduna gitme kararından sonra bir dinginlik
sarar kendisini. Dönüş yolculuklarında yaşanan bu genel ruh durumu;
dönülecek yerde kalmış olan hem yaşanan, hem yaşanamayan yılları
görme umudundaki heyecandan kaynaklanır. Yazının başında belirtildiği
gibi bu durum eğer temelli bir dönüş yapılıyorsa kısa sürelidir.
Ama bu öykünün kahramanı sürgün edilmiştir yurdundan. Bunun için
dönüş yolunda duyumsadığı umut, kaldığı yerden başlama isteğidir.
Artık hiçbir şey yazamama durumundan sonra aldığı bu yolculuk
kararıyla bundan sonra hiçbir şey yazamayacak olması da önemini
yitirir. Köklerini arayacak, anılarını yaşayacak, özlemlerini
dindirecektir. Tamamlamadığı bir yaşamı vardır çünkü orada. Tekrar
yola çıkacaksa da önce bu yaşamı tamamlaması gerekmektedir. O
topraklarda güneşini batırması gerekiyor bunun için.
Öykü kişisinin dönüş kararındaki neden, yaşamını bulup öykülerine
konu etmektir. Oysa köyüne vardığında, köydeki yaşam imgesi olan
dere yatağının kuruduğunu, yağmur sularının kaybolduğunu görür.
Artik orada ne çocukluğu, ne de başka şeyler yaşamıyordur. Yukarıda
belirttiğimiz gibi bir dönüş yolculuğu, kendi içinde geçmişe yapılan
bir yolculuğu da barındırır. Ve ne olursa olsun, gidişler de,
dönüşler de bir ölümün ardından yaşanır. Öykü kişisi, gençliğinde
köyün deresinde yaşayan bir denizalasını yumurtalarını dökmeden
öldürmüştür. Köy için önemli bir balıktır bu ve yumurtalarını
dökmeden öldürülmesi durumunda köy halkı kötü şeylerin yaşanacağını
düşünmektedir. Bu nedenle öykü kişisi sürgüne gönderilmiştir.
Yani yola bir ölüm sonucunda çıkılmıştır.
Öykü kişisinin geri dönme isteği de, yaşadığı yerde umutlarının,
yaşama sevincinin yitirilmesi, ölmesi durumunda açığa çıkmıştır.
Oysa döneceği yerde de bir ölüm vardır. Bu nedenle yanlış bir
yolculuğa çıkmıştır. Köyüne vardığında ninesi ona, bunca yağan
yağmur sularının bir gün gürül gürül geleceğini söyler. Öykü kişisinin
yazdığı her öyküsünden sonra yazmak istediklerinin çoğalmasıyla
benzerlik kurulabilir bu durumla. Yani bu ölümler sonucunda yaşanamamış
onca yıllarının ağırlığının üstüne birden boca olması onun ölümüne
neden olur. Bu yolculuktan sonra artik hangi topraklara giderse
gitsin, asla bir yaşam bulamayacaktır.
Aynı öykünün üçüncü alt başlığındaki öyküde, hiçbir yerde tutunamayan
bir insanın yolculuğu anlatılır. Bu öyküde de balık imgesi önemlidir.
Yurdunda hiçbir şeyi başaramayıp, bu nedenle yurt dışına çıkmak
isteyen bir insanın sudan çıkmış balığa döneceğinin açık imgesidir
bu. Önce Almanya'da eş dost yanında kalan öykü kişisinin üç gün
sonra balık gibi koktuğunun anlatılması bunun göstergesidir. Her
yerde yabancılık çeken öykü kişisi Norveç'te bir kafede garson
olur. Yurdunda türkücü olma hayalleri kurardı. Ama bir türlü şansı
dönüp bir televizyon programına çıkamamış ve türküsünü okuyamamıştı.
Aradığı fırsat Norveç'te garsonluk yaptığı kafede ayağına gelmiştir.
Bir program amacıyla onun çalıştığı kafeye gelen televizyoncular
kendisiyle de röportaj yaparlar, öykü kişisi onlara bir türkü
okur ve yıllardır içinde taşıdığı o isteği giderir. Ancak bu çekim
televizyonda yayınlanacağı için çok heyecanlıdır ve kendisiyle
röportaj yapan bayanın üstüne tepsiyi döktüğü için bu şansını
kaybeder ve okuduğu türkü söz konusu televizyon kanalında yayınlanmaz.
Türkü yerine spiker kızın üstüne döktüğü kahveler gösterilir.
Hayatta umduğunu değil, becerebilirse bulduğunu yiyen bir yolcu
türüdür bu öyküde anlatılan.
Bir de, çıkılan bütün yolculuklarda mutlaka bir şeyler unutulur.
Eradam'ın 'Başkent Ekspresi' başlıklı öyküsünde bir yığın ayrıntı
listelenir. Ama anlatıcı bunlarla yetinmez, içinde bir şeyler
hala eksiktir ve geri dönüp yazmayı unuttuğu bir ayrıntı kaldı
mı diye bakmaktan kendini alamaz. Yolcunun kalıcı bir mekânı,
alışkan bir zamanı olmadığı için seyyar yaşantılar içinde kalmıştır.
Yol üzerindeki anlık duygulanımlar, yanında taşıdığı eşyalar,
düşler seyyar olmak zorundadır. Bir yerlerde bıraktığı ya da unuttuğu
eşyalar da olacaktır, yanına kattığı eşyalar da. Bu nedenle ister
istemez hep bir şeylerin eksikliğini duyumsar yolcu. Çünkü yolculuk
durumu bütünlüklü bir yaşamın içinde yer bulamaz kendine. Parça
bölük yaşamak zorundadır yolcu. Kalıcı olmayan yalnızca eşyalar
değil, yeni tanıştığı insanlar, onlarla kurduğu ilişkiler de seyyardır.
'Kilikyalı Hörmet Hanım' öyküsünde belirtilen her insanda bir
kelebeğin ömrü denli uzun bir ziyaretçi olmak burada da karşımıza
çıkar.
Eradam için, yol aldıkça köksüzleşen ama bu sayede evreni bulan
bir gezgindir yolcu.
|