(Birinci Şiir Kitabı) İstanbul: E Yayınları, 1994.

SEÇMELER


Elma da Olabilir

Öleceksem tanrım
neden
bu
kadar
güzel
kokar
bu
por
ta
kal
?

12 Mart 1992, Ankara


Sobe

Dün
Bir kırlangıç uçardı içimde
Ötüşü kar kokar
Soluğu yağmur tutardı
Sevda büsbütün
Önüm arkam
Sağım solum gün.

Dışıma kaçtı bir gün.

Bugün
Önüm arkam
Sağım solum
Hep ebe… hep ebe.

Ebenin adı hüzün!

14 Ocak 1988-10 Nisan 1991, Edinburgh-Ankara

 

Yazık Olur

Sabahın bu saatinde çalmasın kapımı kimse
Son sigarası için canını alırım
Ellerim başımda dolanır durur düğümlerim
Düğümlerimi gündüz dinlendiririm güneşte
Gelen geceyle birlikte kendimi onlara güdümlerim

Sabahın bu saatinde çalmasın kapımı kimse
Son gülücüğü için canımı veririm
Canımı istemezse onu yüreğime kilitlerim
Kilitlerimin tüm anahtarlarını korlaştırırım düğümlerimde
Giden geceyle birlikte hepsini tenine basar dinlendiririm

Sabahın bu saatinde çalmasın kapımı kimse
Son gelişi olur.

29 Mart 1991, Ankara


Kıt Kanaat

Her güne
Bir can verdik.
Bir cana
Bir gün sığdıramadık.
Sığamadık
Kıt kaldık.

Haziran 1990, Ankara


Kardelen Tutması

Yeşim gözlü bir iskender
Düğüm attı geceye
Ay bir lâçin
Düştü göğe
Mümtaz bir sinemacı
Kafa yordu
Yeni doğacak güne

Bir gün daha attı ömrümden
Ne desem güle?
“Geri kalan hep yalan.”

22 Haziran-31 Ağustos 1990, Ankara

 

Bayram Gecesi

Bir kutu çikolata
Uzaktan kumandam
Boş iki saman kâğıdı
İçki kadehim
Uğuldayan boşluk
Gece

Mekân tasviri tamam.

Sabahın üçü
Yolun yarısını çoktan geçmişim
Galiba
Beden öyle demiyor
Saat öyle buyuruyor
Gece

Zaman tasviri de tamam.

Sigaranın dumanı
Yayılıyor mekâna
Canım zamanımı
Boş saman kâğıtlarına
Damlatıyor kan kırmızı
Gece

Hâl tasviri tastamam.

Bu gece
Bu mekâna
Bu zamanı
Sığdırmak
Bu bedeni salıvermek

Özlem tasviri de tastamam.

Bir yudum mekân
Bir yudum zaman
Bir yudum özlem
Bir yudum inkâr
Bir yudum hayat

Gidiş tasviri…

Devam.

30 Ağustos-27 Ekim 1992, Ankara


Oedipus (Ödip Edip Balıkmış)

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık

Önce varmış gözleri pörtlek
Pörtlekmiş öyle kalabalıkmış ki içi
Öyleymiş dışı hep
Zorlu sınavlara koşmuş kalbini
Zorlamış umarsızca yüreğini
Yorulmuş hep ona bakan gözlerden
O gözleri dinlendirmekten
Bakmak zor gelmiş kendine
Onların gözünden
Ondan bırakıvermiş gözlerini
Suya
Akvaryumun bir ucuna
Ondan salıvermiş bedenini
Işığa
Gözleri suya
Bedeni ışığa
Simsiyah feraceler içinde
Bir balık
Suya koşmuş
Işığa koşmuş
Yüzünde gözlerinin izi kalmış

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık

Duymaz tuşlara düşen gözlerin sesini
Görmez tuşlara damlayan teni, tenin rengini
Bu parmakları tanımaz kara kör balık
Dışarıda siyah beyaz zaman artıkları
Zorlu bir hayat zoraki bir akış
Pürtelaş pürtelaş pürtelaş

Çok uzak bir kara kör balık
Bırakmış telaşı durmuş çünkü olmuş
O bir kral kendi suyunda kavrulmuş
Soylu bir dinginliğe bırakmış aklını
Yok yere aramı kesmiş artık
Canı bundan yanmıyor
Belli ki bulmuş

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık


Durmadan arayan
Öteki balıkların sesinde
Yankılanan geçmiş
Işıldayan gelecek
Bir tuşla öteki arasına gizlenmiş
Bir renk bir koku bir ses bir tat

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık

Belli belirsiz bir temas bu kör saatlerde
Belli belirsiz kara bir su kör bir ışık
Ah o balık dolaşır durur bu akvaryumda

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık

Sabahın bu saatinde açık pencereden sızan
Her yanını sarmalayan bu ışık bu su

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık

Tuşların tıkırtısından akıp giden
Benli bensiz bu su belli belirsiz bu ışık

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık

Boşluğa dikmiş patlak gözlerini
Bu kara kör balık

Işıl ışıl dokunur su
Usul usul yüzer ışık

Bir ışık bir su bir temas
Pürtemas pürtemas pürtemas

Işıl ışıl
Usul usul…

20 Ağustos-11 Ekim 1992, Eryaman-Ankara


Çocukla Çocuk Olan Şiir 1

çok oldun artık çocuk çok

gecemin kuytularında başlarsın bilyalarınla sapanınla beş
taşınla oynamaya bentkavak bağlarının toprak damlarından
dut ağacına atlarsın yıkık damlardan sarkar tosbağaları
kovalarsın kışın zerzeminde hevenk olacak üzüm taneleri
kızarırken yiyeceğin pekmezli karı daha bahardan düşünür
incir ağacında daldan dala türküler çığırırsın “yitirdim
yarimi anam aranıyorum” derken dereye düşer hop ettirirsin
anacığının yüreğini tokaçlarıyla ırmak kenarında çamaşır
döverken kadınlar sıkar durursun kurbağayı “gözün
körolmasın her yanını siğiller saracak tonaka!” sonra
kamyonda düşler düşler yolunda düşersin kente hop eder
yüreğin hele bir gün demirlibahçe sırtlarında gördüğün uçak
ulusa düşünce ah bir de leyli düşlerinde uyanınca erkekliğin
ah o istanbul’da çarşamba pazarının hemen arka tarafında
bak bak ığna şu pencere kenarındaki yedinci ranzanın
altında öylesine ansızın ah İstanbul gibi ansızın çıkagelen
erkekliğinle büyür durursun gözümün önünde utanmasız
sıpa hep gözümün önündesin hiç ayırmam gözümü
üstünden ramazanda cebine doldurduğun kuru üzümleri
gizlice yerken eteğine sarıldığın anan görmezden gelir ama
ben bilirim anan senin için bırakır üzüm dolu lengeriyi
ortada sen de kendini akıllı sanırsın aferin daha çok var
hakkında diyecek dur dedim sana bırak o daktiloyu oynama
yavrum bozarsın hem ben sana kaç kere söyleyeceğim ha
çamurlu ayaklarınla girme çalışma odama diye ellerin yapış
yapış zerdali reçeli mi yedin gene bırak parmaklarımı
yapışma bana badem gözlü devramber suratlı velet iki
dakika rahat yok senden anasının bicecik guzusu tırnağı
boklu bücür bakma öyle bakma ah çok oldun çok ama
istiyorsun madem iki satır da sen yaz…haydi!

“ah beden
Bir tek sen kaldın
Beni terk etmeyen”

10 Mayıs 1992, Ankara

Öyle Olacak

Topuğumda sancı
Göğsümde kara bulut
Sürekli ırmak
Irak düşlerimi götürür

Beni beklersin
Sevdin sevişmeyi düşlerimle

Ben birini bekliyorum
Gelecek düşlerimi getirecek
Sonsuz bir düş gölüne atacak beni
Kavrulacağım güneşte
Sabırla bekleyeceğim kışın gelişini
Bir kar tanesi olup düşeceğim tenine
Eriyip yok olacağım tenindeki yeni günde

Biri gelecek beni götürecek
Ayak bileklerimden tutup
Bir çukura bırakacaksın etimle kemiği
Topuğumdaki sancı
Sana geçecek.

Ocak-Mart 1991, Ankara


Hepsi Aklımda

Küf bürümüş dilinin dokunduğu kötürüm vahşi gonca
Mis kokulu desenler içinde kanar sıfatındaki güne
İlk ışınların dokumuştu cismime üşümüş kar tanelerini
Dans eder yine dibi tutmuş arzularım dehşetimin karantinasında
Korkarım sırça bir bedestene filizledik göksel gizimizi
Ortaya döktük kadife yapraklarımızı da uslu gözlerimiz
Ardı etti ihtişamını avuçlarımızdaki yekpare karanfilin
Yakamızda sallanırken eksik zaman elde tutamadık yağmuru
Kuruttu tüm pınarlarını tanrılar yürek kasnağımın ibrişimini
Nakışlamıştık oysa kefenimizi alâimisemadan geçmiş aya
Doğmadan altımızdaki deryanın kan tutmuş gözü saltık eflatuna
Renksiz son fırça darbemi indireceğim tenindeki tuza usulca
Dağlayacağım yaramı ve gövdenin en göze gelmedik yerini
Haritasından belleğimin sileceğim cemalinin silik güneşini
En soğuk öpücüğümü noktalayacağım yalım yalım kuytuna
Aydınlanıp arınacaksın aklını kaçıracaksın adı konmamış o yolda
Vurmadan önce yüzümüzün yorgun beyazı omzu düşmüş o mücessem karaya.

13 Nisan 1991, Ankara

 

İsim Siz

Ben, suyun öteki yakasında
demir atmış bir kayığın
geride bıraktığı iz

Ben, tozlu bir çekmecede
daha giyilmeden güve beslemiş
eskimiş çorap gibi sessiz

Ben, dünyanın öteki ucunda
rüzgarın bir dağ yamacına
vurmaya bile üşendiği giz

Ben, takvim yaprağında
çember içine alınmayı bekleyen
bir an kadar cisimsiz

Ben, çıplak ayakları denizde
gözlerini aya dikmiş
geceyi soğuran çocuktan daha temiz

Ben, ıslak ayaklarınızda
görmek istemediğiniz ay kırılması
yalnızca düşlerinize konuk ettiğiniz

Ben, paslı demirimi attım
güneşi suda bıraktım
çünkü geceyle gündüzü bir bildiniz

Ben, bakılmayacak tek kusur
rüzgarı kattım önüme dağlara doğru
yüzümü dönemem artık ürkersiniz

Ben, kendi izimin peşinden gidiyorum
is çıkarmadan tüteceğim zamana
ellemeyin temiz değilseniz

Siz, en iyisi mi binin bu şiire
takviminizi de alın gelin
kalmayın öyle kimsesiz

İster güvem olun tüketin
cismim olun tükenin
çemberimde isterseniz.

24 Ocak 1993, Ankara


 

Konçerto

1.
Gözümden kaçırmışım seni
Bir kez de göz hizamdan geç… lütfen
Kaçırma gülücüğünü
Kal sabahıma
Vakit daha erken.

2.
Düş yine geceyle üstüme
Yerleş kagir yapımın can aralıklarına iyice
Oturup başucuma dokun moderato tenime
Bırakınca başımı ellerine
Kirpiklerim kapansın appassionata
Yankısız hıçkırıklarımız üstüne
Açılsın zihnim sesine allegro non troppo
Karabasanlar andante soste-nuto
Düşler vivace
Adımlayalım soluk soluğa yayıları
Ve buyursun o muhteşem con passione
Yine de olmaz
Bedenimin sancılı haykırışlarına finale

3.
Yıkıntılarımız top tüfek eşiğinde
Yarınımız gözüdönmüş hebennekalar elinde mi-ki
Gel artık
Zaman yok nihayete
Gel… saat olsun I II
Yolunu gözler kaç sebeptir
Çaykovski bir
Rahmaninov iki.

6-7 Eylül 1990, Ankara

Ne Bahane, Ne Teselli
Bağdaş kurmuş izlersin
Yüreğimdeki tufan öncesi yeli
Yaslamışsın genç gönlünü
Issız yıkıntılarıma
Tenine bastırmak istersin
Kalabalık tarihimi

İçine sinince o masum çocuğun kokusu
Ürkek sıcağı
Kalmaz gelecek korkusu
Sindirirsin ayazı
Düşmüşse bile saçlarıma
Bu biteviye gidişin ak çizgileri
Bilirsin
Şarabın da vardır beyazı.

30 Haziran 1991, İstanbul


Sonsöz

İnce
ipince
bir
zaman
sanki
kalbim

sevdam
sana
döndü.


18 Nisan 1991, Ankara

 

 

GÜL KANADI DUDAĞIM
“Ömrümce kendimi hep sözde buldum,
Söz cehennemdi yanıp kavruldum.”
Metin Altıok


1. Ankara’nın Yolları Çelikten

Dün
Sivas ellerinde
Yanan son şair için yürüdük:

“Ah kavaklar, acı düşmüş peşime”
Diyordu dudaklarımız
“Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi” diyordu.

Turgut Reis’ten Tandoğan’a yürüdük
Tan doğmak bilmiyordu
“değişen bir şey yok hiç” Behçet
“ölüm hariç”
Gökyüzüne baktım
Haklısın aynıydı
Kederime bakmasam da olurdu
Heryerdeydi
Körkuyulardaydık.
Anneleri yaralı ikizler
Maltepe Camii önünde
Asfaltta çömelmiş
Başlarına koymuşlardı
Metin abinin
Dizelerinin gölgesini.
Güneşin kanıyla sıvanmış
Şiirlere sığınıyorlardı
Kor hasret korku acı
Bir de yanmış şair dizeleri.
Turgut Reis caddesinden aşağıya
Yürüdük yürüdük
Pencerelerde insanlar
Ölümlerden yılmış
Yorgun insanlar
Ağlıyordu
Alkış tutuyordu
Kefene sarılmış çelik kaleme.
Kadın “Allahım daha ne kadar sürecek
Ne zaman bitecek bu kıyım?” diyordu.
Çocukları vardı şiir okuyan
Ya onun da canı yanarsa diye ağlıyordu
İşte bu yüzden ekmek dilimlerini
Ocağın üzerinde unutmuştu
Yanık kokusunda balkondan aşağı süzülen gözyaşları
Kor asfaltta ayaklarımızın dibinde kuruyordu.

Ve gül kanıyordu dudağım
Ve o gün
Kapkara bir denizde
Beyaz bir gemiye bindim
Tenim kıraçtı
Düşmesin diye yalım yalım yere
Dudaklarımda pıhtılaşan gülü
Ve üstüme inen günü
Usulca tuttum
Tutuyordum, tutuyorum.


2. Arka Bahçeden Manzaralar

2. 1. Mitoz (ya da hücre bölünmesi ya da zamanın garazına ve karışıklığına örnekler)

Yanlış işlerimizi görelim diye yazılmıştır.
Bu şehr-i İstanbul halkının uygunsuz hallerini
Ve yakışıksız, çirkin durumlarını anlatır.
Zamane zariflerinin bu uygunsuz halleri
Bu ülkeyi değerden hayli düşürür.

Kasımpaşa’da Haliç üzerinden
Fatih tepelerine bakan evin damındaydım.
Arka bahçelere bakıyordum
Evlerin arka avlularına.
Önce çocukları gördüm.
Ruhları odalara, şeytana mahpus büyüklerin
Arka bahçelere salıverdiği çocukları gördüm.
Omzu düşük çocuklar.
Onlar yalnız bırakılmıştılar.
Onlar kuruttukları karpuz çekirdeklerini
İştahla çıtlatıp aşık atıyorlar
Ellerinde değnekler çelik çomak oynuyorlardı.
Onlar arka avlulardaki uçurumun
Doruğunda sektiklerini henüz bilmiyorlardı.

Sonra kediler gördüm.
Kirloş kediler.
Gözleri, burunları parçalanmış kediler.
Damlarda ürkek ürkek dolaşan kediler.
Damlardaki mukavvalar uçmasın diye konmuş
Araba lastiklerinin arasında yumak olmuş
Uyuyan kediler gördüm.
Onlar uçurumun karanlığından
Habersiz olmanın keyfini yaşıyorlardı.

Kuşlar gördüm.
Kediler gibi en ufak bir sesle irkilen
Ve kedilerden korkan kuşlar.
Uçabilen kuşlar.

Sonra küçük bir bostan gördüm.
Bostanda kabaklar, domatesler, fasulyeler gördüm.
Bu kadar çok arkabahçe içinde bir tane bostan.
Sevindim.
Hiç değilse bir kişi toprağı yeşille nakşetmiş dedim.
İşte tam bu sırada gördüm bostanın dibinde
Kapısı açık küçük kulübede
Katlanmış duran tekerlekli sandalyeyi.
Sandalyenin yanındaki tahta sedirde uzanmış yatan
Genç bir adam gördüm.
Kitap okuyordu.
Eğildim, gözlerimi kitaba yaklaştırdım.
Bu kitabı, bu kapağı tanıyordum Behçet.
Çiçeklerden bir meşale.
Karşı Gece.

Kadınlar gördüm birde.
Başları tesettüre vurulmuş kadınlar.
Mutfak pencereleri önünde bulaşık yıkayan kadınlar.
Somyalar üstünde kırlent, kanaviçe işleyen kadınlar.
Saçlarını güneşte tarayan genç kadınlar.
Cam silen kadınlar.
Avludaki beton üzerine dökülen yaprakları süpüren kadınlar.
Seslerini duyduğum, yüzlerini göremediğim kadınlar.
Onlar kendilerine biçilen hayatı
Mutlulukla karşılıyorlardı, umarsızca.

Sonra ağaçlar gördüm.
Ceviz ağaçları, zerdali ağaçları
Kokusu gitmiş iğde ağaçları
Bir tane de akasya.
Gencecik bir akasya.
Onca ağaç arasında kurumuş
Ölü bir ağaç da gördüm.
Hala dimdik duruyordu yaz güneşi altında.

Saksılar ve çiçekler gördüm.
Karşı balkonda yeni yıkanmış bir tül perde arkasında
O saksı ve çiçekler arasında oturmuş,
Arka bahçede oynayan sübyan kıza
Ağzının sularını akıtan
Sakallı iki fani gördüm.

Sonra çamaşırlar,
İnsanın üstüne dar gelen, bol gelen çamaşırlar.
Alta serilen, üste alınan
Beyazlı, lekeli, sidikli, kanlı çamaşırlar.
Gecelerin, gündüzlerin
Geçmişin en gizli, en utandık yanlarının
Balkonlarda sergilenen tanıkları çamaşırlar.
Gençliğimiz gibi, ar namus tertemiz
Kendilerini rüzgâra bırakmış çamaşırlar.

Canım sıkıldı, içeri girdim.
İçerdeki odalardan birincisinde
Toplanan reaya ve şehir ehalisi
Ağır yemekler yemekteydiler.
Yaz sıcağı bastırmıştı
Amma, arabaşı çorbası, keşkek
Sığır başı ve paçası
Ve ciğer ve mumbar ve işkembe
Ve üstüne de kâseler dolusu
Hoşaf hora geçiriyorlardı.
Bir yandan da sanat üzerine
Estetik sohbetler ediyorlardı.

İkinci odada, üsluptan dışarı oturup kalkan
Ve sarıya boyanmış saçlarının beliklerini
Hastalık ihtiva ediyormuş da o yüzden
Gizliyormuş gibi
Beyaz teninin üstüne düşürmüş
Ve hain emellerini göstermesin
Diye gözlerine perde yapmış
Genç bir kadın en büyük acıyı
Çocuk doğururken kadınlar yaşar diyordu.

Bu zarif, Bulak seyrine gitmek için eşeğe binen
Avam reayasından kadınlar gibi odadaki iki erkeğe
Cefasını anlatıp edep yerini gösteriyor
Onlardan merhamet bekliyordu.
Bu merhameti devşirdiği andan itibaren de
O eşeklerden üstün oluyordu.

Zamane orospu avratlarını eşeğe bindirerek
Cezalandırmak mümkün olmamakta
Onlar küçük odalarda işretlerde
İşlevsel olmakta ve eşek yerine
Hat sanatı uğruna gözlerini güneşe yedirmiş
Telis urbalı
Arka bahçe sakinlerinin dinmemiş acılarını
Estetiğe sığdırıp
İşret sofralarına meze yapanların
Hayalarının üstüne oturmaktadırlar.
Güzellikten nasibini almamış
Bu çıyan ruhlu zariflerin
Naz ve edada maharetleri ziyadedir.

Onlar çocuklarının çığlıklarına
Kulaklarını tıkayabilirler.
Çünkü onlar gecenin dölleridir
Ve elden ele kalın sigaralar dolaştırırlar.
İmdi, onlar zamane aydınlarıdır.
Tüketmek marifetleri ziyadedir.

Lakin tek derdimiz
Onların halleri değildir.

Bir başka odada uzun saçlı uzun sakallı
Ve gözlerine kan oturmuş başka bir fani
Çevresine topladığı zavallı reayayı
Kendisinin peygamberler soyundan geldiğine
İnandırmaya çalışıyordu.
Yeryüzüne gelen yüz seksen bir
Peygamberden dem vuruyor,
İşret ve ziyafetten de geri durmuyordu.
“R”leRi yuvaRlayaRak konuşuyoR
Konuşmasındaki bu özRü ve kendine acıdığını
bastıRmak için tanRısal olmaya özeniyordu, hayâsızca.
“R”leRi söyleyemeyişim aslında biR işaRet
“RA” tanRı demek
Onun halleRine oluR mu gülmek?
Ben Re kültünü oluştuRmaya geldim
Diyordu.

Başka bir odada bir sürü erkek gördüm.
Avrat namına kimse yoktu.
Onlar ortadaki sininin etrafında rakı içerken
Kapı ağzında dansöz kılığında
Göbek atan şişman bir adam gördüm.
Onu izleyen hiç kimse yoktu.
O, dansının keyfini çıkarıyordu
Ötekilerse birbirlerinin.
Aralarında tanıdık bir genç şair de gördüm.
Bu erkek işretinde tanınmış bir gazeteciyle
Ağız ağıza idiler.
“Ben sahibim, o halde varım” demeyi düstur edinmiş
Bu şanlı gazeteci kapısına kul olduğu sahipleri batınca
Gemiden ilk kurtulan fare olmayı hep başarmış
Mutlaka başka bir sahibe kapılanmıştır.
Ruh satmak konusunda Faust ile hayli zaman aşık atmıştır.
Her devrin adamı olmak mahareti ziyadedir.

Bir sonraki odada dünya nimetlerinden
Zamanında faydalanamamış bir bilim adamı
Ödülünü kazanacağını bildiği
Bir yarışmaya kitap hazırlıyordu.
Kolay değildi
Tam kırk yılını tüketmişti
İlim uğruna
Artık meyveleri devşirme zamanı gelmişti ona.
Onu zemmetmek için burada
Akademik bir özen gösterilmiştir kafiyeye
Lâkin, görmezden gelse bile
Adı yâd edilmeyecektir hiçbir Risale’de.

Hemen onun yanında
Bir bilim kadını o gece partiye giderken
Giyeceği kürk mantoyu seçiyor
Ve kahkahalar atıyordu.
O kürk mantodan başka bir şey giymeyecek
Ve herkesi şaşırtacaktı.
Hatta partiyi müteakiben
Sabahın ilk saatlerinde
Değil eşeğe binmek
Sokaklarda yürüyecek
Ve onu asla tanımayacak
Sabahın ilk insanlarına
Kürkünü açıp edep yerlerini gösterecekti.
Bunları düşünüyor
Ve kahkahalar atıyordu.

Bu şehr-i İstanbul’un halleri anlatmakla bitmez.
Ne bunlar benim gördüğüm hallerin tastamamıdır
Ne de İstanbul’un halleri yalnızca bunlardan ibarettir.


2.b. İnvazyon (ya da hücre bölünmesini müteakiben kötücül dokuların istilası)

Acıyı estetik yaşadığını söylüyordu
Bir fotoğraf sanatçısı;
Elini üstümden çektiğinde
Dar attım kendimi dama yeniden.
Ve aşağılara baktığımda Breughel’in körlerini gördüm;
Belki de Kasımpaşa’nın, Mamak’ın, Sivas’ın Bahçesaray’ın
Belki de Üsküdar’ın, Bor’un, Ceyhan’ın, Kütahya’nın, Malatya’nın,
Belki de Arhavi’nin, Başbağlar’ın, Kastamonu’nun, Tekirdağ’ın,
Kim bilir belki de Diyarbakır’ın, Sinop’un, Van’ın, İzmir’in
Belki de bütün dünyanın körleriydi.

İç odaları izlerken ben
Onlar doldurmuştu arka bahçeleri
Arka avluları.
Otuz yedi taneydiler
Ve telisler geçirmişlerdi sırtlarına.
Kör oldukları, boşlukta gözlerini takacak bir nokta
Bir ışık arayışlarından belliydi.
Onlar bir fotoğrafa bakıp
“Kız çocuğu, acıyı yüzünde gösterdiği için
Bu fotoğraf güzel değil” diyemezlerdi.
Mah cemallerinde resmedilmişti acı.
Onlar acıyı, siyah beyaz süsleyip
Ortasına da bacakları ayrık
Bir çıplak koyarak tarif etmek lüksünden yoksundu.
Onlar telislerin arasından uzattıkları değnekleriyle
Dönüyorlardı, dönüyorlar.
Arka bahçelerin kanla, ateşle,dumanla
Sıvalı duvarları arasından
Gözlerinin aklarını, yüzlerini göğe devirmişler
Haykırıyorlardı, haykırıyorlar.

Onlar gökyüzünü görüyorlardı.
Nasıl eğildilerse başaklar üzerine
Nasıl söktülerse topraktan geleceği
Nasıl kazandılarsa dini imanı para
Hacıağaoğullarından
Ekmeği, kutsal suyu
İşte öyle bakıyorlardı gökyüzüne.

Sanki uçurumun dibindeydim de
Doruklarına bakıyordum.
Henüz kararmamış gözlerimle
Daha da yakından baktığımda
En kadim körün dudaklarını gördüm.
Otuz sekiz oldular böylece.
Diğerlerinden biraz ayrı durmuştu
Telisi daha da yıpranmıştı
Gözleri ışığı aramayı kesmişti
Başı dikti
“tam çağı işe başlamanın doğan günle” diyor
Bir şeyler mırıldanıyordu.
Duyamadım, duyamıyordum.

Sordum;
“Ne dersin Yâr-ı gar,
(Tanrının salât ve selâmı üzerine olsun)
Ne mırıldanırsın ey en zorlu günlerin dostu Ebubekir Sıdık?”

Bunun üzerine, avluya birikmiş körlerin
Cümlesi birden bu ihtiyar körün
Mırıldandıklarını el çırparak
Ve saat yönünde dönerek şöyle söyledi:

Kalem ilm-i ledünnün mazharıdır
Midâd ol bâb-ı fazlın Kanber’idir
Kaçan kim güfte-i Âli Alî’dir
Kalem Kanber yâhud hatt-ı celîdir
Dem-i heycâda ammâ Zülfekâr’ı
Fenâ yazusının hizmetgüzârı
Kalem “el-hattu bâkî” nakş ider cüst
Olur tîg u sinân ol nüktede süst
Aduv kaniyle resm idüp gubârı
Yazar “el-ömrü fani” zülfekâr’ı. (1)

Anlamadım, anlamıyordum.
Radyoyu açtım bungunluğuma çare olsun diye.
Sıvas ilinde yangın var diyordu haberler.
Çelik kalemler, çelik yürekler
Çelik mızraplar yanmıştı.
Dostlarım, yüreğimin çelikten kaleleri
Ellerinde naya benzer kamışları
Parmaklarının keman gibi kavisleri arasından
Nakşetmişler yaşamlarını semaya.
Böylece anladım arka bahçe körlerinin ne dediklerini
Böylece anladım cehennemini sözün.

Onlar mir hattat künde-nüvistirler.
Onlar otuz yedi nefer ve nesih yazıcılardır.
Gönül alıcı meclislerimize yakın olmuşlardır.
Üstadlarıyla birlikte “otuz yedi üstadlar” dedikleri bunlardır
Diye Risale-i Sıvas tandırında yazılmıştır.


2.c. Reparatif Proliferasyon (Ya da hücre yenilenmesi, yaraların sarılması)

Yeniden çıktım dama.
Baktım yine uçurumun doruğuna.
Yoktu Tanrı’nın bir tek kulu.
Yaz göğüne kaldırdım başımı.
Gökyüzü duman kokuyordu.
Amber kokusu gitmiş
Yerini yanık et kokusu almıştı.
Karanlık basmıştı yeri göğü.
Karanlıkta gözlerim sahipsiz kalmıştı
Işık gitmişti
Görmüyordum.

Şimdi taze baldır akan şeker kamışlarınızdan
Taze yastır yüreğimden şafakta kılıçlanan
Kalem sahibiyim sözüm ibadettir
Dünya gözüm ışıksız kör olan güneştir
Böyle feyz alıp tarihin hattatlarından
Durmadan gül kanar deva dudaklarımdan.

 

2.d. Metaplazi (Ya da dokuların yerini daha olgun dokulara bırakması)

Artık büyük perhizdeydim.
Hevenk yapıp sırtladım
Yanan sahipsiz dizeleri.
Aşkı unuttum, tenden geçtim.
Aşık kemiğim sızlıyordu.
Pencereme perde niyetine
Çaktığım telisimi el yordamıyla
Geçirdim sırtıma.
Kağıttan bir taç yaptım başıma.
İffet kupası gibi durdu
Tuzlanmış balık kokulu bedenimin üstünde.

İçerdeki kifayetsiz muhterisler
Söğütleri buduyordu.
Burası benim adresim değildi.
Dışarı çıktım.
Sonra arı kovanına daldırır gibi başımı
Uçurumun doruğuna indim usulca.
Körlerin şahının himayesine girdim
On ikinci gecede.
On ikinci kalemdim
Yusuf Kahin koydular adımı.
Hekim dediler bir de.
Kefene sardım aziz heykellerimi.
Ellerimi vurdum ellerime
Sesimi duydum
Döndüm, dönüyordum, dönüyorum.

Düşmesin diye yalım yalım yere
Dudaklarımda pıhtılaşan gülü
Ve üstüme inen günü usulca
Tuttum, tutuyordum, tutuyorum.

Aymazlık tetiriyle resm etmişler toprağı Behçet.
Kapkara bir denizde beyaz bir gemiye bindim
Fani olduğunu Zülfekâr’ı ömrün
Ve kanı dökülen kalemin baki kaldığını
Yazdım, yazıyordum, yazıyorum.

İstanbul-Ankara
3 Temmuz-11 Ağustos 1993


(1) On altıncı yüzyılda Sıvas defterdarı olmuş Gelibolulu Mustafa Âli’nin Hattatların ve Kitap Sanatçılarının Destanları (Menakıb-ı Hünerverân) adlı yapıtından alınmıştır. (Hazırlayan: Müjgân Cumbur, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1982, s. 36.)
(2) Bu şiir, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sıvas Madımak Otel’indeki Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında saldırıya uğrayan ve yakılan otelde can veren 37 sanatçı ve aydın için ertesi gün kaleme alınmaya başlanmıştır. Ölenlerin sayısı ve kaçının şenliğe katılanlar olduğu konusunda çok farklı görüşler atıldı ortaya fakat şair katledilenlerle ilgili verilen ilk rakamı esas almıştır. Yusuf Eradam, o tarihte can dostu Gülseren Tuğcu Karabulut’un ameliyatı için İstanbul’da bulunmaktaydı. Şiirin alt bölümlerinin arkadaşının hastalığının evreleri olması ve iyileşmeye doğru giden bir umudu taşıması bu yüzdendir.



anasayfa/mainpage