AŞK:
FAİLİ MEÇHUL CANİ
Haneke’nin Piyano Öğretmeni’nden Mülhem Aşk ve Delilik
Üzerine Bir Deneme
“Bugün
canını sıktılar mı?” diye sorar, üniversite yıllarımın ilah oyuncularından
ve “Şok” filmindeki performansı belleğime kazınmış Annie Girardot
(anne Kohut).
“Her zamanki gibi,” diye yanıtlar konservatuvarda piyano öğretmeni
kızı Erika Kohut (Isabelle Hupert).
Elfriede Jelinek’in aynı adlı romanından filme alınan La Pianiste’in
çatışma, ya da entrika noktasının çıkışı anne-kız bir yatakta
sohbet ederken olağandışı bir sükûnetle sunulur. Rahatlıkla alkol
bağımlısı diyebileceğimiz ve televizyon seyretmekten ve kızının
başarılarını izlemekten başka bir yaşamsal, hatta ontolojik değeri
olmadığı sergilenen ve sadece filmin bir yerinde kocasının delirerek
öldüğü söylenen anne Kohut, anne stereotiplerinden (neden böyle
olduğuna daha sonra değineceğim) birini sergiler (internette rastladığım
“kızına eziyet eden zorba bir anne” olduğu yorumlarına katılmıyorum).
Belleğimizdeki anne imgesinde bir sarsılma olmaz, çünkü anne Kohut
kızıyla sürekli olarak atışmasına karşın kızını her koşulda destekleyebilecek
bir annedir. Hatta film anne-kız arasında alışılmadık bir itiş-kakış
ve tartışmayla başlar. Annenin, kızının dolabındaki giysilerden
ne istediği filmin başında pek anlaşılmasa da film zirve noktasına
yaklaştıkça ve biz Erika’yı tanıyıp anladıkça, annenin neye kızdığını
ama aynı zamanda da umursadığı kızıyla birlikte yaşamaya mahkum
olduğunu da anlarız. Ana-kızın ortak yaşamının temel izleği sevgi-agresyon
evliliğidir (hakaret, bağırış çağırış, elbiselerin yırtılması,
tokatlaşma da dahil. Sylvia Plath’ı ya da David Mercer’ı anlamamda
epey yardımcı olmuştu.) ve bu ilişkide birbirlerine bağımlıdırlar;
tabii ki Erika’nın, ödün vermez vekarıyla, kafasından neler geçtiğini
bize hiç sezdirmeden hep pencereden izlediği dışarıya ruhen kilitli
olduğu iç mekândan kendini atmaya karar vermesine değin.
Filmin tema müziği ayrıca yapılmamış. Tam isabet. Film müziğini
kör gözüne parmak kullanan yapımcılara da ders olsun bu yorum.
Film boyunca çalınan klasik müzik parçalarının, aryaların sözleri
ile gerilim yeterince sağlanıyor çünkü. Jenerik yazıları çıkmaya
başladıktan sonra tepeden çekimle (hayat ya da yazgı ironisi?)
piyano çalan öğrenci ellerini, ve o ellere öğretmenin “Öyle değil,
böyle çalacaksın,” diye yorum dersi verirken piyano çalan hocanın
ellerinin kırk yaşlarında bir kadına ait olduğunu görürüz. Klasik
müzik yapıtlarının kesilmesi kadar hiçbir şey sinirlendiremez
klasik müzik severleri. (Popüler müzik yapıtlarının kesilmesinin
bizi sinirlendirmeyişini de siz yorumlayın o zaman, özellikle
felsefi bağlamda değer nedir diye düşündüğümüzde).
Ama bu filmde canım klasik müzik parçalarının kesilmesi sık sık
ve özellikle yapılmış çünkü gerilim biraz da buradan sağlanmaktadır.
Ters giden bir şeyler vardır. Sessizliğin, sükûnetin, görünürdeki
dinginliğin (Hupert’in neredeyse taşlaşmış yüzü bu yüzden büyük
bir oyunculuğa alet olarak kusursuz bir şekilde kullanılmıştır
sabit kamerayla ve dakikalarca) arkasındaki patlamaya hazırlanan
delilik provalarının tanımı filmin başlarındaki burjuva evindeki
oda konserinde tanışmaları sırasında Erika’nın Walter’e söylediği
alacakaranlıktır:
tamamen
delirmeden önce yaşanan alacakaranlık.
Bu alacakaranlıkta deccalimizi, ötekimizi, pışpışlar dururuz.
Bu deccal Dövüş Klübü’ndeki Brad Pitt’e benzer, Tyler Durden’ın
(Edward Norton) içindeki ötekine ki bu öteki Tyler Durden’ın soyadının
“burden” yani “yük, küfe dolusu dert” çağrışımları ile bu deccalimsi
ötekinin ağırlığını vurgulanması ile Tyler’ın bu yükten kurtulmak
isteyebileceğinin de önsemesini sağlanır izleyende. Ama, Hollywood’un,
belli bir ideoloji gereği bilerek ıskaladığını Haneke yakalamıştır:
Dövüş Klübü “Anarşist bir tavır içinde toplumun kurumlarının altına
dinamit koyarsan, aslında kendi altına koyuyorsundur bu dinamitleri,”
iletisini, Dövüş Klubü’nün tersine, Haneke vermemiştir de ondan.
Tyler içindeki ötekinden kurtulmak isterken ağzına soktuğu (bilinçaltındaki
oral-fallik göndermeye dikkat) silahı ateşleyerek kendini öldürür;
Erika ise yüreğine hışımla ve ilençle sapladığı bıçakla içindeki
ötekini yok ettiği gibi yine fallik bir gönderme ile kendini becerir.
Bir bedene bıçak sokmak ile o bedene erkek cinsel organıyla girmek
(penetration) arasında benzerlik kurulabilir. Paul Auster’ın New
York Üçlemesi’nin üçüncü kitabı Kilitli Oda’da kahramanımız kendisine
ikizi kadar benzeyen Fanshawe’un annesini yatakta becerirken onu
bıçaklayıp öldürmek arzusunu gizleyemeyişi de bundandır. Birini
bıçaklayıp öldürmek geçiyorsa içinizden, durup bir kez daha düşünün.
Aslında bilinçaltınızda bastırdığınız asıl amacınız o kişiyi s.kmek
olabilir. Bu eylemle, ötekini becerdiğinizi, onun canına okuduğunuzu
(yani onu hak ettiğinizi ki halk ağzına pelesenk olmuş bu cinasa
da ayrıca dikkat edin derim) sanmanın bir yanılsama olup olmadığı
tartışması ise başka bir denemeye kalsın.
La Pianiste (Piyano Öğretmeni), işte bu intihar öncesi alacakaranlığın,
bu alacakaranlıkta içimizde aşkla beslemeyi sevdiğimiz ve sonra
da icabına bakmak zorunda bırakıldığımız deccalimizin dokunaklı
bir sunumudur, çünkü birinin ölümünde başlar ötekinin yaşam garantisi;
son kullanma tarihimizi ancak başkalarını öldürerek uzatabiliriz.
Evinin içinde erkeklere, annesi yüzünden belki de, pek yer yoktur
Erika’nın yaşamında. Bu yüzden işte, cinsel fantezilerini hiç
çekinmeden gerçekleştirir. Önce, bir seks shop’a gider ve erkek
müşterilerin onu yadırgayan bakışlarına aldırmadan kabine girer
ve porno filmlerini izlerken daha önce o kabine giren erkeklerin
mastürbasyon salgılarını sildikleri kağıt mendilleri koklar. Daha
sonra, araba sinemasına gider ve film izlemek bahanesiyle arabada
sevişmeye gelmiş gençleri “dikizler”. Genç çiftten kızın orgazm
çığlıklarını duyunca gözlerinden yaşlar gelerek “orgazmik” bir
ritüeli yaşayarak işer Erika. Az kalsın da yakalanıyordur (Bu
arada, yemekten önce, annesinin dediği gibi “Hiç de iştah açıcı
olmayan” kanamalara yol açan kızlık zarını ya da vajinasını çantasında
özenle sakladığı jilet ile küvet içinde kesmesi ve kanını küvete
akıtışını unutmayalım. Bu izleyiciyi şoka uğratan ilk sahnedir.)
Onu yadırgayanlara, ondan iğrenen izleyicilere Erika’nın bir repliğini
anımsatmak isterim:
“Aklını yitiren Schumann değil, ondan önceki Schumann’dır”.
Zor ya, zor değil mi? Anlaması zor.
Şimdi bu kadını baştan çıkarmak isteyen bir öğrencisi vardır:
Walter Klemmer (Benoît Magimel:Yağmurdan Önce’deki performansını
unutmadık). Öğrencisi olmak için can attığı hocasının piyano başındaki
(Erika’nın kendisini yekpare hissettiği nadir anlardan biridir
bu, tıpkı Piyano filmindeki Ada’nın bedeni ile piyanosunu özdeşleştirmesi
gibi) performansına hayran olan, hayran olunca da hoca-öğrenci
aşkını başlatan ve hocasını elde edilmesi gereken kolay bir lokma
gibi gören Walter, “Schubert hastası” olduğunu öğrendiği Erika’yı
tavlamak için programındaki parçayı değiştirir ve Schubert’in
La Majör sonatından Scherzo bölümünü çalar. Erika gafil avlanmış
gibidir. (Konservatuvar sınavında da Walter çalarken kayıtsız
kaldığını ve iradesiyle iktidarını elden kaçırmamaya çalışırken
bütün çabalarına karşın oğlanın yorumunu bir iki mimiğinde ve
sanki komadaki bir hastanın yaşamakta olduğunun belirtisi gibi
belli belirsiz bir iki el kıpırtısında sergileyen Isabelle Hubert’in
yüzüne odaklanmış kamera kendisini ele vermemek üzere kendine
kilitlemiş kadının yüz kaslarında bir iki hareketi zar zor bulur.
Walter, böylelikle çeker Erika’nın dikkatini. Yoksa Erika konser
sonrası kokteyl sırasında Walter’in dikkatini –hiçbir zaman anlayamayacağını
bilmediği—deliliğin alacakaranlığına niye çeksin ki?
“Zincirleri boyunlarında köpekler havlıyor; insanlar ise yataklarında
mışıl mışıl uyuyorlar,” diyor öğrencisine çalıştırdığı parçanın
sözleri. Erika, her an, sürekli olarak kendisini anlatıyor, her
an kendini müzik ile dışarı atmaya çabalıyor, ele vermeye çalışıyor.
Hırsı yeteneğinden büyük kız öğrencisi provaya ishal olmuş gelince,
hele hele Walter o kızı güldürünce ve prova sırasında nota defterinin
sayfalarını çevirmek üzere kızın yanına oturunca, Erika usulca
kızın hayatını karartacak kararını veriverir. Kıskançlık mı? Belki.
Öyle ya da böyle, Walter’in ilgisini çekip o genç adamın şefkat
damarlarını gıdıklayan o solist-piyanist olma heveslisi kız saf
dışı edilmelidir. Bu yüzden Erika bardağı ustalıkla kırar ve cam
parçacıklarını kızın mantosunun cebine dolduruverir. Erika zayıf
olanı ayıklar. Bu riskli davranışı Erika’nın neden göze aldığını
bir tek Walter anlar ve filmin afişinde de yer alan tuvalette
sevişme sahnesi, yani hoca-öğrenci arasındaki iktidar sınavının
ilki, böylece gerçekleşir. Tuvalette, piyano öğretmeninin ustalıkla
Schubert ve Schumann icra ettiği elleri Walter’in mastürbasyonuna
yardımcı olur; öğrencilerini aşağılamak için kullandığı ağzı Walter’e
oral seks yapar, ama Walter “tipik” bir erkek gibi kadını ele
geçirdiğini zannettiği, yani iktidarı ele geçirdiğini sandığı
anda (oral sekste ağza verendedir iktidar mitinin bir yanılsama
olduğu daha sonra anlaşılacaktır!) Erika’nın içindeki mazoşist
ona dur der. “Mektupla, ya da telefonla sana emirlerimi ileteceğim.
Bana ne yapman gerektiğini ileteceğim sana,” der Erika. Walter
direnir, ama Erika önünde sonunda Erika Walter’in o tuvaletten
muzaffer bir kumandan edasıyla hoplaya zıplaya çıkmasını sağlar.
“Bir dahaki sefer daha iyi olacak, sana söz veriyorum,” diyen
Walter, hocasının iktidarını, iradesini kendi eline geçirdiğini
sanır.
Ama Walter’in bilmediği bir şey vardır. O da, piyano dersleri
aldığı hocasının değer biçtiği besteleri har vurup harman savururcasına
yorumlarken, yorumlamaktan öte, bestecilerinin canlarını ortaya
koyarak besteledikleri yapıtları hödükçe, haldur huldur çaldıkça,
kadın kimliğindeki Erika’yı incittiğidir. Bunu farketseydi, yani
piyanoyu seyirciye oynayarak değil de tüm ruhuyla besteciye sadakatle
çalsaydı, Erika’nın iktidarını gerçek anlamda ele geçirebilirdi.
Yani Schubert’i, Schumann’ı Erika’nın onayladığı gibi doğru yorumlayabilseydi,
yani besteci bestesi “piyano” çalınsın diyorsa, o bestenin piyano
piyano çalınması gerektiğini Walter hocasını becermekten daha
çok önemseseydi, hocası ile gerçek bir uç ilişki yaşayabilirdi.
(Böyle derken tabii ki Haneke’nin bunu istemiş olabileceğini,
ama gerçekleşmesinin olanaksızlığına da dikkat çekmek istediğini
söylemek istiyorum).
Ancak böylece ikisinin arasındaki ilişki (Aşk mı? Burada Leyla
Erbil’in “Cüce” başlıklı öyküsünü anımsadım) Walter’in zannettiği
gibi ilişkilerinin, özellikle Erika’nın mazoşist talimatnamesi
mektubunun “zırva, bok, sapıkça” vb. nitelemelerden kurtulmasını
sağlayabilirdi. “Sağlayabilirdi” diyorum. Tabii ki varsayım. Birbirini
isteyen iki bedenin birbirine sonsuza değin kenetlenmesi gerektiği
inancından kaynaklı bir arzu, bir dilek bu. Ama bu durumda ulaşılmazı
arzulamaktan başka bir şey değil bu. Olanaksızı gerçekleştirmeye
çalışmak. Çünkü Erika için Walter tek hedef; oysa Walter için
hocası fethedilmesi gereken bir kale. Onunki sanki monomania.
Sonrası kiraz bahçesi. Daha konservatuvar giriş sınavında bile
Walter’in ilgi duyabileceği başka birileri her an olabilir iması
veriliyor; oysa Erika için böyle bir şey söz konusu değil. Diğer
öğrencilerini, ya da başka bir erkeği bu “sapkınca” cinsel yaşamının
odak noktası haline getirmiyor çünkü başka hiç kimse Erika’yı
Walter kadar istemiyor, başka hiçbir cengâver bu yıkılmaz kaleyi
ele geçirmeye çalışmıyor. Gel gör ki, Walter cinsel uyanışının,
cinsel öğrenme sürecinin başında iken Erika hem cinsel, hem de
varoluşsal anlamda kendini tamamlamak üzeredir. Tencere yanlış
kapak ile tastamam olamaz. Sylvia Plath’ın intihar etmeden önce
yazdığı “The Edge”/Uç başlıklı son şiirinde “The woman is perfected”
derken kastettiği de budur. Bunu anlayan da, filmin sonunda Erika
olur. Benzer bir ilişkide kendine ayma anını, varoluş epifanisini
kavrayan bir karakter arıyorsanız, tabii ki Madame Bovary’den
başka birini, o zaman Kate Chopin’in Uyanış’ını –The Awakening—okuyun
ve Edna Pontellier’i iyi anlayın derim.
Anlamak, bilmek, bilmemek…Milan Kundera’ya da bir merhaba çekersek
buradan, Walter’i daha iyi anlarız. Erika’yı anladık zaten. Erika
gibisine tosladığı için Walter’i anlayışla karşılamak daha zor
bir görevdir de ondan. Buz hokeyi maçından sonra soyunma odasına
çekinmeden gelen ve diğer oyuncuların alay konusu olan Erika,
yan odada Walter erekte olmak için erkekliğini Erika’nın ağzına
dayadığında Erika’nın kusması Walter’in ondan iğrenmesi için yeterli
bir nedendir. Çünkü Walter, Erika’nın kendisinden iğrendiğini
sanmıştır. Hiç kimse pislik muamelesi görmekten hoşlanmaz. Seyirci
Walter’i onaylar. Erika iğreeeençtir. Olacak şey mi? Hem oğlanın
peşinden koşuyor ve iktidarı yavaş yavaş da olsa onun eline bırakmaya
başlıyor, hatta özür bile diliyor; hatta hatta “Je t’aime” bile
diyebiliyor; diyebiliyor da niye kusuyor o zaman? Bunu “seyircinin”
anlaması olanaksızdır. Görsel olarak da sunulan bu kusma seansının
çok önceleri bir piyano dersi sırasında Walter’in Schubert’ten
çok hocasının boynunun ne kadar seksi olduğuyla ilgilenmesi sırasında
fırına verildiğini seyirci niye anımsasın ki? Anlaşılamamak Erika’nın
yazgısı değil mi zaten? Anlaşılamadığını anladığında, kustuktan
sonra bile ağzını yıkayıp, “Tamam işte, şimdi temizim, yeniden
sevişebiliriz,” deyişinin sebebini hangi seyirci Erica cephesinden
anlayabilir ki? Erika, düştükçe, aşağılandıkça yücelir. Ve Walter
ona, “İğrenç kokuyorsun, bu halinle seni hiç kimse arzulamaz,”
dedikten sonra Erika’nın artık gitme vakti geldiğini anladığını
yönetmen bize buzun, göze diken diken saldıran beyaz ışık yağmasında
gözden yitip gidişi ile anlatır. Bir beyaz muamma içinde yok olacaktır
Erika (Crouching Tiger, Hidden Dragon’un finalinde kızın kendisini
tepeden aşağı bir beyaz sis içine atışı gibi). Mutlak özgürlük
ancak ölümle gelecektir imasını Haneke bu sahnede önser (Ölümden
sonra mutlak bir başka hayat olduğu fikri de yine aynı beyaz muamma
ile iletilir sinemada, tıpkı The Cube/Küp filminin finalinde olduğu
gibi).
Kuşkusuz Haneke’nin sorularının yanıtları, kendisinin de söylediği
gibi, yine soruların içinde barınmaktadır. Bırakın yanıtları,
soruları anlamak da her yiğidin harcı değildir. Patlamış mısırları
ağzını kapamadan çekirdek çıtlatır gibi yiyen ve “Ağzını kapamadan
yemeyi sürdürürsen o mısırı kafandan aşağı boca ederim!” diye
tehdit ettiğim ve Erika karakterine “pis karı” diyen ama filmin
sonuna değin de arkamdaki sırada oturmayı sürdüren kız ise filmlerin
soru sorup düşündüreceğini bile bilmemektedir. (Hollywood dışı
filmleri izlerken mısır yiyor ya da herhangi bir başka şekilde
gürültü yapıp dikkat dağıtıyorsanız, benim etrafınızdaki koltuklardan
birinde oturmadığımdan emin olsanız iyi olur!)
Ne filmdeki karakterlerden herhangi biri ne de izleyicilerin büyük
bir kısmının anlayamadığı Erika, deliliğinin çıkışının artık sadece
kendine zarar vermekte yatan sonuna yaklaştığında aynı yatağı
paylaştığı annesine cinsel tacizde bulunur. Annesinin üstüne kapaklanır,
onu lezbiyen-ensest tanımına uygun bir şekilde öper okşar ama
bu sahne bir histeri krizi gibidir. Umarsızlığını alkolde dindirmeye
çalışan anneye cinsel tacizde bulunan umarsız “küçük kızının”
alışılmadık ya da beklenmedik buluşmasıdır bu: Yapayalnız kalmış
kızın, sığınağını anasında arayışıdır; annesi onun son kalesidir
çünkü. Anne Kohut işte bu sahnede stereotip anne olduğunu iyice
kanıtlar, tepkisi hem beklenmediktir, hem de anlaşılır. Her ananın,
bedeninden türeyeni böylesine kucaklaması beklenir de ondan. Önce
şaşırır kızının ona sarılıp “Anne seni seviyorum,” diyerek öpüp
okşamasına, ama sonra yaramazlık yapan çocuğuna tipik bir annenin
her zaman yapabileceği gibi onun eline usul usul vurarak cezalandırır
(geçici Nemesis):
“Sen aklını iyiden iyiye oynatmışsın!”
Ama kızına pislikmiş gibi davranmaz annesi. Yani, Walter’in söylediği
hiçbir şeyi söylemez. “Leş gibi kokuyorsun, seni kim ister ki,”
benzeri aşağılayıcı laflar etmez. “Aklını oynatmışsın sen,” deyişi,
aslında bize ulaşan dramatik ironide, kızını onaylamasıdır, olumlamasıdır,
çünkü Schubert de, Schumann da aklını oynatmıştır ve her ikisi
de Erika’nın ilahlarıdır. Aklını oynatmak, sergilenebilecek en
soylu kendiliğinden davranıştır. Anne Kohut “delirmiş” kızının
bulunduğu mekânı terketmediği gibi, onu kapı dışarı da etmez.
Bu yüzdendir işte, histeri krizinin doruk noktasında Erika annesine
“orandaki kılları gördüm” dedikten sonra, gerçekten de minicik
bir kızken yaptığı gibi anasına sarılır ve küçük bir kız gibi
zırlar, zırlar. Anne bu kez, bu sarılmayı kabullenir. Roller (yaşlar
uygun olmasa da) doğrudur, onay görür. Küçük kız annesine sarılmış
zırıl zırıl ağlamaktadır, bunda da yadırganacak bir şey yoktur.
(Gerard Manley Hopkins’in “Spring and Fall:To a Young Child”başlıklı
şiirinin sonunda “It is Margaret you mourn for” diyerek yitip
giden masumiyete dikkat çekişi ve bir çocuğun büyüdüğü zaman,
hayatının sonbaharına geldiğini anladığında düşen bir yaprağın
çağrışımlarının farklılaşacağını söylerken anımsattığı yitirilen
masumiyettir, artık çekip gitmek kararını verme anının yaklaştığının
bilincidir. Bir arkadaşımın dediği gibi:”Bitse de gitsek” çığlığıdır
Erika’nın zırlaması. Bu “zırlama” hali aynı zamanda Erika’nın
arındığını (tıpkı Piyano filminde Ada’nın parmağı kesildikten
sonra yağmur altında çamurlu zemine puf diye oturup arınması gibi)
ve artık içerde mi kalacak, yoksa kendsini ait olmadığı içerden
dışarı mı atacak, karar vermesi gerekir. Bu kararında da gene
Walter yardımcı olur ona. Çünkü Walter onu gerçekten de (bana
göre) yanlış anlamıştır. Erika, kendisine acemice tokat atan,
ağzını burnunu kanatan sevgilisine “Ben bunu kastetmemiştim,”
derken dayak yemek istemediğini değil, dayak atanın, onu incitenin
bunu yaparken çaresizlik, umarsızlık içinde anlamadığı ve deli
gözüyle baktığı “ulaşılmaz” sevgiliye “Al, bunu mu istiyordun!
Madem istiyorsun canını yakmamı, al bakalım!” diyerek kendine
yakıştırmadığı bir edimde bulunması değildir.
Erika’nın istediği deliliğini birisiyle paylaşmaktır. Tıpkı Betty
Blue’da Betty’nin aradığı aşk gibi, tıpkı Köprü Üstü Aşıkları’nda
olduğu gibi. (Yıllar önce aşk bir şiddet eylemidir deyişim bu
yüzdendi). Oysa Walter’in, hedef tahtası bu kadına uygulayabileceği,
(Plath’ın “Gardiyan” başlıklı şiirinde de dediği gibi) vıcık vıcık
arzularının manivelası bu kadının gözlerinden yaşlar gelen taşlaşmış
bedenine uzun uzun girip çıkmaktan ve onu becerdiğini sanarak
onu “hallettiğini” sanmaktan başka bildiği muzafferane bir edim
yoktur.
Haneke Bilinmeyen Kod’da iç mekâna kendini kodlayıp kilitleyen
ve güveni kapı kodunu değiştirdiği apartman dairesine kendini
izole etmekte bulan narin, kırılgan bireyi, bu filmde vahşice
kendine zarar verdirtip dışarı atmıştır. Seks shop’ta rastladığı
öğrencisi yeteneksiz oğlan Erika’nın filmin sonundaki konserinden
önce “Schubert yorumunuzu dört gözle bekliyorum” der. Biz de bekleriz
nasıl yorumlayacak Schubert’i diye ve Erika, içine Walter kadar
yüreği ferah giremediği (Erika’nın epifani anı) kurumsallaşmış
bütünden çıkmak üzere deliliğinin zirvesinde bıçağını çantasından
usulca çıkarır ve ilençle (o ne unutulmaz bir ilençli yüzdür!)
bıçağını kendi yüreğine saplayıverir (İlenç, binada kalmayı yeğleyenlere
midir, kendisine midir? Yanıt, izleyenin kendi yüreğine bırakılmıştır
bana gore, ama yine de şunu da söylemeden edemeyeceğim: Erika,
Walter ve diğerlerine ceza verir gibi öldürür kendisini. Ama bu
geride kalanın vicdan azabı çekmesi için edilen intiharlardan
değildir. Erika, “Sizin geride kalmanız size verilebilecek en
büyük cezadır zaten” diyormuş gibi saplar bıçağı yüreğine. Plath
ve Nilgün Marmara onu daha iyi anlardı eminim. Erika sanki Salih
Bolat’ın dizelerini söyler gibidir. “Sen bu sevdayı kaldıramazsın,
yüreğin yetmez”). Erika, usulca sızan kanını sevecen bir jest
ile kapatır ve toplumu ya da onu dışlayan, onun bir türlü kendini
ait hissedemediği taş binadan dışarı, vekarından hiçbir şey yitirmeden—evet
itiraf edeyim, gıpta ettim—dışarı atıverir varlığını.
Bunun için kamera uzun süre o kusursuz gibi görünen binaya odaklanır
filmin finalinde. Taş durur, taş susar. Ait olamayan ayrıksı birey
kendi kendisini ayıklamıştır. Artık, hiç kimse Erika’nın canını
sıkamayacaktır.
“Besteyi kötü yorumlamaktansa, yanlış notalara basmak yeğdir,”
der Erika filmin bir yerinde. Binanın da, Erika’nın da kendindeliği
kalıcıdır. Filmin, eğlenmeye gelmiş kimi izleyicilerin filmin
sonunu beklemeden çıkmasının gerekliliği de bu yüzdendir; ağır
lokmadır bütün bu yaşananlar. Kim bu denli güçlü bir aşağılanmayı
sahiplenebilir ki? Hal böyleyse, yetişkin olmaya kodlanmış, ama
kız çocuğu travmalarında sıkışıp kalmış ayrıksı narin bireye,
o anasının kuzusu petite bébé’ye kendi kendisinin nemesis’i, kendi
iç-kaynanası, kendisinin deccali olmaktan başka çare tabii ki
kalmaz. Aşka, cinselliğe sınır biçen bir yerleşik düzende aykırı
olan kuşkusuz yok olacaktır.
Erika, aşkın kendisi gibi, faili meçhul bir caniye dönüşmüştür.
Yerleşik, ya da kalık binayı değiştiremeyen ayrıksı birey, doğallıkla
ve trajik bir şekilde kendisini eler. İşte bu yüzden Erika, antik
Yunan tragedya kahramanları kadar yücelir gözümüzde. Trajik yüceliğini
böylece kazanır. Ve ne yaparsa izlemek boynumun borcu Haneke başarmıştır,
bir kez daha.
Finalde Erika en doğru notaya basıp Schubert’i kusursuz bir şekilde
yorumlamıştır. Bu yorumun bis’i olanaksızdır. Hayatın tıpkısı
işte budur; (verisimilitude’un ne olduğunu öğrenemeyen öğrencilerime
duyurulur!) hayat ya da intihar, bunların tekrarı yoktur, olamaz.
Erika ile özdeşleşip onun hayat işte bu deyişini izleriz ve sinemadan
çıkarız. Aynı nehre iki kez giremezsiniz (Heraklaitos). Bir başka
deyişle, Erika gibi kendinizi dışarı atmak isterseniz bu sizin
filminizdir, o filmden dışarı çıkamazsınız. Öykü anlatmanın değeri
de ölüme karşı duruşundadır. Öykü biter ama hayat bizim, hayatı
izleyen için sürer.
“Bitse de gitsek” demek bunu diyen kişinin edilgenliğini ele verir,
teslimiyetini. İnsan önünde sonunda, ya da en geç, ya da önünde
sonunda kendi yüreğini farkeder de ondan. Gerçek cesaret, “Bitsin
artık, ben gidiyorum,” diyebilmektir. Schubert genç yaşında ölmeden
önce farketmiştir bunu, belki de bu yüzden Mozart gibi kalabalık
içinde bile tüm duyargalarını dışa kapatıp birbaşına kalabiliyordu
ve aklına gelen fikirlere yoğunlaşıp beste yapabiliyordu. Bu noktada,
bu mutlak gerçeğe ayma anında insan o zor kararı vermelidir:
Gitmek mi, kalmak mı? İşte bütün mesele bu.
Erika, susma cesaretini böyle gösterir. Bu yüzden de gözümüzde
büyür, trajik yücelik kazanır. Hiç kimse ona can suyunu vermeyince,
kendisini ona dokunan ellere kapatıp kurutan bir küstüm çiçeğidir
Erika, küpüne zarar keskin sirkedir, ayrıksı. Tıpkı Sylvia Plath’ın
“Susma Cesareti” başlıklı şiirinde dediği gibi:
Bu aynada yaşamış yüz, ölü bir adamın yüzüdür.
Gözler için tasalanmayın—
Ak ve utangaç olabilirler, gammaz değildir onlar,
Boğum boğumdur onların ölüm ışınları
Adı unutulmuş bir ülkenin bayrakları gibi,
Dağlar arasında iflas etmiş
İnatçı bir bağımsızlık.
Schubert işte bu yüzden baki kalan bu kubbedeki ironik hoş sedadır.
Sylvia
Plath, Ariel. Çev. Yusuf Eradam. Ankara:İmge, 1996.
|