BEDDUA
SAATLER’İ: HAYATIN RİTÜELLERİ VE TERCİH…....
Bir
zamanlar Ankara Üniversitesi’ne de gelip edebiyat dersleri veren
Michael Cunningham’ın aynı adlı ve bol ödüllü romanına dayanarak
yapılan Saatler herkesin izlemesi gereken bir tutunamayanlar,
tutunmaya çalışanlar ve tutunmaya karar verebilme sürecinden geçenler
filmi. Hayatın gözüne gözüne bakarak yaşayabilme cesaretini gösterebilmenin
filmi. Aynı zamanda yirminci yüzyılın başında bilinçakışı tarzında
yazan hayatına kendisi son veren Virginia Woolf’a ve onun başyapıtı
sayılan Mrs. Dalloway’e bir saygı filmi.
Bu
yüzden de çiçeklerle imge olarak kafamıza yerleşen “Hayat çok
güzel!” coşkusunu yaşayarak mı kucaklasak, yoksa intihar ederek
kalanların kafasında bu gerçeğin dank etmesini mi sağlasak sorusuna
gelen üç farklı yanıtın filmi Saatler.
Filmin
olay örgüsü üç kadın etrafında dönüyor ve de bu yüzden birbirinden
kopuk üç öykü riskini taşıyor olmasına karşın yazar, senarist
ve yönetmen gerçek ve kurmaca dünyalar içinde birey olmak isteyen
ama buna izin verilmeyen bir ortamda, hala Viktoryen ilkeleriyle
insanlarını boğan Richmond gibi küçük bir kasabada Birinci Dünya
Savaşı ardından (yıl 1923) bir roman (Bayan Dalloway)yazmaya çalışan
ve yaşamak zorunda kaldığı bir hayatı sürükleyen İngiliz kadın,
yani durmadan sigara içen ve iki kez intiharı denemiş Virginia
Woolf ve roman karakteri Clarissa Dalloway harmanlaması birinci
kadın: (Nicole Kidman); hülyalar beldesi Kaliforniya’da İkinci
Dünya Savaşı ardından gelen ve Sylvia Plath gibi gizdökümcü şairleri
üreten ve tüketen 50’li yılların (yıl 1951) bunaltıcılığında biri
Richard, diğeri de karnında iki çocuğa sahip ve aile denen bu
hücreyi terketme çabaları içinde uğunurken saplantılı bir şekilde
Bayan Dalloway romanını elinden düşürmeyen ikinci kadın Laura
(Julianne Moore), ve 2001 yılı New York’unda editörlük yapan ve
Bayan Dalloway’in hayatının neredeyse aynısını yaşayan üçüncü
kadın Clarissa Vaughan (Meryl Streep). (Roman karakterleri ile
film karakterleri arasındaki bu isim benzerlikleri bu kadar değil.
Clarissa’ların Richard’ları ve aşık oldukları Sally adlı kadınlar
var). Richard’ın annesi Laura, New York’a Richard öldükten sonra
çıkagelir, tıpkı romanda (aslında Sally Seton’dan başkası olmadığı
anlaşılan) Lady Rossetter’in beklenmedik ziyareti gibi.
Üç
kadın da giderek açık seçikleşen ve cinsel kimliklerini daha özgürce
yaşayabildikleri de gösterilir şekilde en çok bunalandan en az
bunalana doğru sürdürmeye çalışırlar hayatlarını ve ait olmadıkları
bütünden sırası ile intiharla ayrılmak, evini terkedip Kanada’ya
yerleşip bir sürgün hayatı yaşamak ve son olarak da kendisi ile
uzlaşıp aşkına ve hayata yeni baştan sarılmak tercihlerini yaparlar.
(Filmi görmeyenlerden özür dilerim)
Woolf’un romanını, yani Bayan Dalloway’in aksiyonu az duygu ve
düşünce hayatını işleyen öyküsünü, okuyan Laura’nın annesine aşık
oğlu Richard Brown 2001 yılında ünlü ve ödüllü ve de AIDS’e yakalanmıştır
ve on yıldır Sally ile lezbiyen hayatı yaşayan Clarissa Vaughan’ın
olmazsa olmaz dediği eski aşkı ya da can dostudur.
Az
aksiyonlu olmasına karşın karakterlerin bellek didiklemeleri ve
tercihlerini ne yolda kullanacakları ve sıradan insanların tercihleri
kendileri yapmadıkları hayatlar sürüklerken yaşadıkları bunalımın
gerilimi beni Schindler’in Listesi ya da Amerika ile İngiltere’nin
kol kola girip Irak’a saldırmaları kadar gerdi. Film, bilinçakışı
tekniğine sadık kalırken üç kadının hayatlarını birbirlerine bağlayan
ayrıntılarda aslında hepimizin bir ortak bilince ait olduğumuzu
söylemek ister gibi. (Ama stream of consciousness tekniğindeki
stream sözcüğünün ırmak olduğunu da anımsarsak Woolf’un ırmakta
intiharı daha da manidar olur, hatta “bu kadar düşünce kendine-kıyası
bir yola getirebilir insanı” sonucuna bile varabiliriz.)
Üç
kadın da tıpkı Woolf’un romanındaki gibi parti vermek telaşında.
Bu telaş yapaydır. Aslında Aids’li Richard’ın ağzından döküldüğü
üzere parti vermek “sessizliği örtmeye” çalışmaktan başka bir
şey değil. (Kim kimdir biraz karışmış olabilir ama filmdeki kadınlara
döneyim ve Woolf’un ve Cunningham’in romanlarını bir kenara bırakayım
bir süreliğine.)
Neredeyse
20. yüzyılın tamamına bir yalnızlıklar ve savaş sonrasında korku
içinde yaşayan bireylerin çağıdır damgasını vuran ve karakterlerinin
değişmez gibi görünen yazgı ve hücre ya da kozalarından çıkıp
özgürleşme çabalarının filmidir bu. Kronolojik sıralamada ilk
kadın (Woolf) kardeşi ve çocukları için kek yaptırır hizmetçilerine
ve hizmetçi yumurtanın sarısını beyazından ayırmaz; ikinci kadın
(Laura) oğlu Richard ile birlikte kocasının doğum günü için kek
yapar, üçüncüsü ise şiir ödülü alan arkadaşı için düzenlediği
parti için kek yapar, ama sinir krizi geçirip mutfak zeminine
çökmeden önce yumurtanın sarısı ile beyazını ayırmayı ihmal etmez.
Üç
kadın da ayrıntılarda dikkatlerini kendilerinden başka yerlere
odaklamak öğretilmiş yalnız kadınlardır. Bu yüzden de ait olduklarını
hissettikleri bir denk bulmak gereksinmesi ile aşıklardır: Woolf
kızkardeşi Nessa’ya (Vanessa), Laura rahim kanseri olmasından
endişe ettiği komşusu Kitty’ye, Clarissa ise on yıldır birlikte
yaşadığı Sally’e göstermelidir. Bu film bu yüzden de hayata sıkı
sıkıya bağlı olma çabaları içinde verilen öpücüklerin değişmeyen
sahiciliği ama değişebilen yazgısı ile de ilintilidir. Bu yüzden
de filmin tamamı bir bütün teşkil etmemiş diyen internet eleştirmeni
Butterworth’e katılmıyorum. Üç kadının yazgısı yaşadıkları hayatların
ayrıntılarında (üçünde de çöp kutusuna bir şeyler atılır, kapılar
pencereler açılır kapanır, merdivenlerden birileri iner ve dışarı
çıkar, birbaşına oturduğumuz odalara birileri girer, çiçekler
alınır, çiçekler yerleştirilir vb.) Kurguda bu yaşamların aslında
birbirlerinden farklı olmadıkları başarı ile verilmiş.
Yazgıya
bağlanabilirliğini belki eleştirel bir bakış açısından görebiliriz
ama yine de Emily Dickinson’un da “Presentiment” (Önsezi) şiirinde
dediği gibi—ki bu sözcük filmde de telaffuz edilir) şiirinde de
belirttiği his, bir şeyler olacak hissi hep vardır; bunu hissederiz
üç kadının yaşamında, onlar da hissederler ama bunu değiştirmek
adına yapabileceğimiz bir şey yoktur. Kötü şeyler olduktan sonra
aldığımız derse göre verdiğimiz karardır önemli olan. Ya kalırız,
ya gideriz çünkü Woolf’un da kocasına dediği gibi “huzur hayattan
kaçarak bulunmaz.” Ne paradokstur ki filmde de, gerçek hayatında
da Woolf huzuru ölümde (intiharda) bulmuştur. Belki de bu yüzden
filmin başında kendisini ırmağın akıntısına bıraktığında ironik
bir şekilde bir ayakkabısı ayağından düşer ve ancak ölümde huzur
bulacağı iması ve ona düşürdüğü ayakkabısını ancak karanlıklar
prensinin getirebileceğini ve Woolf’un modern çağın külkedisi
olduğu iletisi ulaşır izleyene. Ama 19. yüzyılın özellikle ikinci
yarısından modernizme “sirayet eden” bu bulaşıcı hastalık, yani
yenilgide galip olan yabancılar, Madame Bovary, Edna Pontellier
benzeri kendilerine aymış aydın kadınların tutunamayıp doğal olarak
ayıklanmayı kabullenip çekip gitmeleri, bu edilgenlikten kahramanlık
ve trajik yücelik yaftasına sığınma aptallığı filmdeki öteki iki
kadında sürdürülmüyor. Sürdürülmüyor ama ille de intihar etmeyin,
hayatta kalmayı tercih edin diye de kör gözümüze ahlak kumkuması
parmağı da sokulmuyor doğrusu. Üç kadının da birey oldukları ve
bireysel kararlarını aldıklarını düşünüyoruz film bittiğinde.
Laura, toplumun ona ne diyeceğine aldırmadan önce intiharı deniyor
ve nefis bir okyanusun otel odasını basma sahnesinden uyanarak
hayatı tercih edip gidiyor yad ellere. Onun bu kararı tıpkı Almadovar’ın
Konuş Onunla’sında olduğu gibi başka bir şeye dönüşüyor (minimalist
müziğin ünlü ismi Philip Glass müzikleri yapmış ve belki de bu
yüzden “Metamorphosis” adlı parçasını kullanmış, ne dersin sinema
tutkunu dostum Çağdaş Aşan?) ve yaşlı Laura 2001 yılında New York’a
oğlunun arkadaşını ziyarete geldiğinde hem bu tercihinin doğru
olduğunu anlıyor ve ödülünü alıyor (Clarissa’nın genç kızı Julia
ona sarılınca anlıyoruz bunu) hem de Clarissa’nın ölenle ölünmemesi
gerektiğini ve on yıldır birlikte yaşadığı arkadaşının bir “ucuz
teselli” olmadığını ve hayatının önemsiz olmadığını anlamasını
sağlıyor. Böylece, sevdiklerimiz için hayatta kalmaya çalışmaktan
çok kendi tercihlerimizle kendimiz için hayatta kalmamız bir tercih
olarak gösteriliyor. Sonra nasıl olsa hayatı bir şekilde bırakacağız
ve “geldiğimiz yere gideceğiz” zaten. Woolf’un hassas yeğeni küçük
kızın dediği gibi eğer “nereden geldiğinizi anımsamıyorsanız”
geldiğiniz yer üçüncü kadının filmin sonunda anımsadığı o mutluluk
anından gelmiş olabiliriz kararına varmak sizin tercihiniz) Bu
yüzden de, intiharı yücelten değil, intiharı yeğleyenlerin de
hayatı yeğlerin de yaşama sevinci ile dolu olduklarını ama Thoreau’nun
da dediği gibi insanın insana koyduğu kısıtlamalar, yasaklar yüzünden
hayatı hücre hapisliğine dönüştürdüğümüzü de söyleyen bir film
Saatler. Bu hücreye uyanan bireyin hücrede geçecek saatlerine
tahammül etse mi etmese mi tercihini yapabilmenin de filmi. Woolf’u
düşünecek olursak, yazma edimi ile de ilgili bir şeyler söylüyor
film. En az iki sahnede, şizofren olduğu ima edilen Woolf yazarken
karar verip tercih yaptığını anlatacak şekilde dalıp gidiyor.
Bu kadınları nesnelikten çıkarıp kendi kararlarını kendileri verebilecek
bireyler olduklarını ve kendilerini yeniden yaratabilecekleri
yüzlerine, ellerine ve genellikle otururken ve bacak bacak üstünde
düşünmeleri sırasındaki yakın plan çekimlerde gösterilir. Amelie’deki
ressam gibi, ya da Salinger’in Çavdar Tarlasındaki Çocuk adlı
romanının kahramanı Holden gibi camdan insanlardır fakat kırılıp
dağılmak ya da yekpare durmak kararını kendileri vereceklerdir.
Ya da üçüncü kadın gibi başkalarının öykülerini edit edip yayına
hazırlarken, kendi öyküsünü de yaşamalı ve “Bana bugün yaşadığın
bir öyküyü anlatsana” dendiğinde kem küm etmemelidir. Aksi takdirde
pencereden atlayıp hayattan çekip gitmekten başka bir çözüm yolu
yok gibi gelir. Richard pencereden atlayınca dramatik ironi ve
hayat ironisi birleşir ve sahne 1951’deki doğumgününe ve pasta
etrafındaki üç kişilik partiye geçmesiyle gelen alkışla belirlenir.
Hayatımızı kronolojik yaşıyor olabiliriz ama insanın halleri bir
alkış sahnesi ile bizleri hüzne boğan bir yaşam-içinde-ölüm ve
ölüm-içinde-yaşam umarsızlığı ile başbaşa bırakıveriyor.
Bayan
Dalloway romanında Septimus Smith de kendisini tümüyle terkedilmiş
hissettiğinden pencereden atlar, filmde de öyledir ama gay ve
AIDS’li şair Richard Brown (Ed Harris) Clarissa için hayata tutunmaya
çalışmaktadır, bu yüzden de intiharı kendisi için alınmış en doğru
karardır, çünkü intiharı ile ona odaklı bir hayat sürdüren ve
kendisini ihmal eden Clarissa’yı da serbest bırakmıştır ama sözel
ironi ile “Bırak gideyim” der Richard, “Ben gideyim de sen de
kendi hayatını yaşa artık” alt metniyle.
Richard’ın
pencere önünde ellerini ağzında kavuşturduğu sahne dekadan bir
gay tanrı asaleti ile trajik bir yücelik iletiyor izleyiciye,
kuşkusuz katarsisten geçebilenlere ve aklımıza Philadelphia filminde
Tom Hanks’in Maria Callas’ın sesi eşliğinde birbaşına odasında
dönüşü geliyor aklıma. (Gel gelelim, geylerin önünde sonunda Aids
olurlar alt mesajını eleştirmeye başlarsam bu yazı uzar da gider
hele sol yanınızda oturan gafil harş harş kolesterol yükü gevrekleri
ve kolaları da boğazından indirirken ve de üff çok yavaş bu film
diyerek dikkatinizi dağıtırken)
Bir
tren kimileri için hep kaçar, önemli olan trenleri kaçırdığımızın
farkına varıp varmadığımızdır. Woolf’un Mrs. Dalloway romanında,
Cunnigham’in Saatler romanında, bu romanlardan yararlanarak yapılan
bu film, üç kadın trenin kaçtığının farkına varıp ya istasyondan
eve dönüp intiharı, ya da ailesini, mutsuz yuvasını ve çocuklarını
terkeden bir anne damgasını yemeyi göze alıp hayatı bir sürgün
gibi yaşamayı, ya da bir an önce silkelenip bindiği trende hayatın
gözünün içine bakmayı öğrenmesi gerektiğini aşılayan bir film.
Çünkü sonunda aynı hayatı bırakıversek de ortak bir ruhun, benzer
ya da aynı ritüelleri paylaşan, ortak sevinç ve kederleri yineleyip
duran, aynı faziletlerle insanlaşan, aynı yanlışlarla çirkefleşen
insanlarız. Güzeliz ve reziliz. (Beauty and the Beast benzeri
temalar nereden çıkıyor sanıyorsunuz?) İnsan bir yüzyıl boyunca
aynı yazgıyı değişik zaman ve mekanlarda farklı saatlerde yaşamış
olabilir ama Wittengstein inandığının tersine bu film iyimserdir
çünkü alt metinde insan aşk ve hayat bağlamlarında aynılıkları
yineliyor olabilirse hiç değilse (teselli?) bazı ilerlemeler olabilir.
Woolf’un intiharından 1951’deki kadının sürgünü yeğleme cesaretine,
oradan da sevdiği kadını sevdiğini anlayıp onunla belki bir iki
on yıl daha yaşamayı göze alan New York’lu editöre doğru bir ilerleme
olmuştur.
Filmin
döngüsel kurgusu da bunu söyler, Woolf’un suya girip kendisini
ırmağa bırakması ile başlayan film, tıpkı bir saatini tamamlamış
gibi yine suda biter. Woolf bilir zamanı gelmiştir (her time was
up!)
Yönetmen
Stephen Daldry ve senarist David Hare (70li yıllarda sosyalist
İngiliz tiyatrosu incelerken yapıtları ile tanıştığım bir oyun
yazarıdır) birlikteliği ortaya bir başyapıt çıkarmış. Film izleyicilerine
konan yaş sınırı 13. Bu yaştan küçük çocuklara “şiddetle ebeveyn
rehberliği” salık veriliyor afişte, “kimi sahneleri ve keskin
dili” yüzünden.
Keskin
dil deyince aklıma Allen Ginsberg’in al atom bombanı bilmem nerene
(kıçına) sok dediği şiirini örnek alarak başladığım uzun bir korku
ve utanç şiiri armağan edeceğim Amerikalı ve İngiliz yazar, şair
ya da akademisyen dostlarıma. Bize yolladıkları Huckfinn, Joseph
Andrews, ya da en mavi gözlü Breedlove gibi masum ve ayrıksı ve
de tutunamayan karakterlerle kafamızı artık karıştıramayacaklar.
Bu yıl sinemalarda gördüğüm en dürüst film Saatler. Ama aynı Amerika
ve İngiltere’nin onların tarihini her zaman desteklemiş diğer
sömürgeci devletleri de arkasına alarak Orta Doğu çevirdikleri
petrol filmi gördüğüm en aşağılık film. Anglo-sakson mirasın her
yanı kana ve petrole bulanmıştır artık.
“Çiçekler!
Ne güzel, ne güzel bir gün!” diyebilmeyi çok isterdim bugünlerde.
Hayat Güzeldir filminin sonunda faşist Nazilerden kurtulan Yahudi
çocuk ile annesinin alegorik ödülü tankın içinden “Hi boy, come
here” diyen Gary Cooper ispiyoncusuna benzeyen yakışıklı bir asker
çıkmıştı ve simgeler ve imgelerden oluşan belleğimde o tank özgürlük
ile aynı anlamı taşıyordu ve Yahudiler bunca acı ve kederin ödülünü
Amerika’nın manevi evladı olmakla alıyorlardı (kendi yazgılarını
başkalarına yaşatmak üzere, ne yazık ki!)
Aslolan
bu mu? Bir ideoloji cinnet geçirecek ve “ötekinin” canına okuyacak,
sonra bir kurtarıcı gelecek ve canavardan onları kurtaracaktır.
Bu masalı çok yaşıyoruz ve artık gerçek yaşamın bir matrix olduğuna
inanmaya ve bizlerin de Yüzüklerin Efendisi gibi bir kabusun karakterleri
gibi görmeye başladık. Hal böyle ise, o zaman Anglo-sakson canavarların
şer ikiz kuleleri ne zaman yıkılacaktır? Dünya bu illetten kurtulduğunda
kurtarıcımızı elimizde çiçeklerle mi karşılasak acaba? Hani malum,
Iraklılar Amerika’yı yılın en “kral” şarkısının da dediği gibi
“ellerinde çiçekler” ile karşılamadılar ya.
Korku
ve utanç içinde daha ne kadar bakabilir ki insan aynaya? İşte
yazmakta olduğum şiirin özü bu. Dilerim Amerika ve İngiltere ve
onlara çanak tutanlar onca kıyımdan çöle döndürdükleri dünyamızda
savaştan sonra yaşayacakları “saatlere” tahammül edemezler ve
tıpkı Septimus gibi artık işe yaramaz olduklarını anladıkları
anda kendilerini karşılarına gelen ilk pencereden aşağı atarlar.
Benim bedduam böyle. Amerika ve İngiltere’nin insanlık tarihi
boyunca dünyaya yazdıkları şerri izleme yaş sınırı kaç olmalı
sizce?
Bence,
çocuklara Amerika ve İngiltere’yi doğal felaketler gibi öğretmeli
ve hayatı karşılarken ve tercihlerini sevinç içinde kendi iradeleri
ile yapmalarını öğretirken boyunlarına bir düdük asıp kurtarıcı
beklemek yerine ellerinde sopa hazır beklemeleri öğretilmeli.
Belleğimizdeki Anglo-sakson imgeleri silinip yerine küreselleşme
karşıtı, barış, kardeşlik ve ütopya imgeleri yerleştirilmeli.
Saatler “mutluluğa ilişkin bir fikir sahibi olmak” gerekliliğinin
de filmi. Benim mutluluk fikrim de ütopyalarda gezinir.
|