kediotu çiçeği

o ne latifeli şarkıydı söylediğin imge hırsızı
o şarkıyı ne güzel söyledin tadı kamaştırdı damağımızı
o sendin gece gölgelerine tutuna tutuna
aya tırmanıp da tastamam düşlere tırnağını geçiren
o sendin sabah çiğdeme değmeden de
ışık çizer gibi seken ardından inatla kalan bahçede
sendin toprağını eşeleyen dulavratotu menekşenin
hele herkes inatla yaşama sarılarak ihanet ederken sana
kemoterapiden ardakalan üç tel saçını
hasta kırık sazlarına takmadıkları için bile bile
salt intikam için ölmeden az önce
pencerede güneşi tarağında yakalayan ince ipince...
29-30 Ekim 1997, Ankara

 

 

 

çan çiçeği

Gene geldi yağmur mevsimi
İçtim içtim sözcüklerin izniyle zamanı da
Şarap içinde camdan odam çın etti
Yüreğim genleşti genleşti çıt etti etmesine de
Pervazdaki güvercin duymasaydı bunu keşke

21 Ekim 1997, Ankara


nerkis

"Akdeniz mi dağladı tenini?
Tenindeki kimin diş izleri!"
Böyle haykırdı Kalkhas
Apollo'nun kahini
Karpaz'da karaya vurmuştu
İphegenia'nın leşi
Çığlığı düşey
Canhıraştı kalbi
Belli kana kana içmiş deryayı
Şişmiş kuğu bedeni
Ağaç durdu, silgi kudurdu
Su aldı başını gitti
Çünkü aşk bitti.

Ağaç durdu
Gece erdişine soyundu
Kendine kapandı Kalkhas
Aklında Tiresias'ın memeleri
Yılan kuşu beğendi
Ve kalem sustu
Kalkhas geleceği unuttu gitti
Çünkü aşk bitti.

Ağaç durdu
Gece har, sabah yok diyar
Kumlara uzandı düşüncesi
Suya kilitlendi haresi
Cıvıl teni, bilya sesi
Cengâverce kenetlendi gölgesine
"Yağız yalnızlığım benim
Aklımın utanç prensi"
Pişmanlığı sindirdi Kalkhas
Atlas düşleri çekip gitti
Çünkü aşk bitti.

Ağaç durdu
Kalkhas, asude yolcu,
Kumkapı'daydı dün gece
Şarkısı nar nağme
Dili som heceydi
Suyunu bana uzattı
İçeyim de kuğusu olayım diye
"Su gibi aziz ol" dedim
Öyle güldü, öyle güldü ki
Şarabını içemeden gitti
Çünkü aşk bitti
Şimdi ahkâm vati.

1 Eylül 1991, Kıbrıs
10 Kasım 1994, Ankara

 

 

berfin
Yeşim Salman’a


çıkarma ayakkabılarını tandır dudaklı terliğim yok sana verecek
kiraz zamanı geçince bu evde tandır yürekli yalınayak gezecek

tandır bedeni pamuksu nazenin harup teni kim zımparaladı böyle
tandır dilim yanıtlar yakar şepelerini teninin söze dökersem öyle

şaraba banmalı zamanı tandırdan çakrama som ışık düştü düşecek
tandır dizeler sürmeli bitti mi aşk bitti kof ömrüm tükenecek

çağrılara kulak kabartır kalbim tandır keman cirit atar
yola düşer leyli çocuk batar tenime tandır cam canım yanar

bu tandır kış geçmeli sevgili görüşürüz dedi geldi gelecek
beklemek zamana sığmıyor tandır mekân bir fırkateyn uçtu uçacak

hep sordum sarı çiğdeme
taş sustu hocam taş sustu
yer sun-dance temple uzadıkça uzar
dans ettim sizinle sabaha değin
avcum kanar mezopotamya’da
şarap ılıdı ılır
taş bilir
taş susar
söz tandır
taşar
Nisan 1993, Utah - 14 Aralık 1995, Ankara

 

 

 

filbahri

grotesk ninniler çınlar yüzyıllar da geçmiş belki aradan
bir tek can yok ki anımsasın da haber göndersin oradan
tek tük ses tek tük söz arabesk gün artık dün
belletmen ranzadan düştüğümü görmese bugün.
21 Ekim 1997, Ankara

 

bugenvil

Adıyla müsemma sonbahardayım
Göz göze değmez, kamaşıyor
Akşam sefaları taş sokaklarda
Yol bitmek bilmez, dolaşıyor

Ay batıyor, ayy batıyor
Deniz, kayık ve yıldızlarda yangın
Ay batıyor, ah ay batıyor
Bahçemde bir gül edepsizce kokuyor.
13-15 Eylül 1994, Cunda

 

 

madımak otu çiçeği

çocuktum ufacıktım oyun oynadım
arkadaşlarımla adlarını unuttum
beş taşı yerden kaldırıvermede yoktu üstüme
şükürler olsun o beş taşa
adlarını bilmediğim kuşları öldüremedim
doğru dürüst tutamadım ki sapanı tek elimle

çelik çomağımla, uçurtmamla
bütün dünyanın çocuklarıyla birdim kolaylıkla
duvarlara asılı düşlerime türkü çığırmada da ustaydım
eli sopa tutan müdür bey onları bir bir yerle bir etmeden önce

o günden sonra işte elim değmedi öldürmeye
asla oynamadım kibritle
canlı bir şeyleri yakarım diye

sonra yaşam kadar gerçek karikatürler gördüm
savaşlar, katliamlar, soykırımlar
düşündüğü için öldürülen baykuşlar gördüm
sahiplerini arayan parmak izleri
düşünce özgürlüğü istediği için kırılan parmaklar gördüm
canlı canlı yakılan yazarlar, şairler, türkücüler
imdat diye bağıran karetta karettalar gördüm
öldürülen çocukları ardından gözyaşı döken analar
gökyüzünü karartmaya azimli gözükara önderler gördüm
çocukları oyuncaklarla kandırmaya çalışan eli silahlı soytarılar
rengârenk kalemleri is içinde bırakan nükleer bacalar gördüm
uygarlık karşısında eller yukarı masal kahramanları hayvanlar
yalnızca dillerini konuşabilmek için yürüyen insanlar gördüm
başını almış giden başıboş şiddet
başını almış giden başıboş hoşgörüsüzlük
insan acısına kayıtsız insanlar gördüm

şimdi dünyanın her yanından kuşlarla dolu odam
şiirler içinde saklambaç oynuyorum
göz çıkarmayayım diye yaparken kaş
ninnilere ışık tutayım diye
olmayayım diye
sapana taş.

Temmuz 1996, Ankara

(1) Bu şiirin bir kısmı “Sling for a Stone (Sapana Taş)” başlığı ile ABD’de yayımlanan bir şiir seçkisine alındı. Bkz. İngilizce şiirler.

 

yeli

kuzey yıldızı güneye doğru usuldarken
geceyi yaksın diye söz vermiştik
demiştik ki insanlar sözünde özünde özgür olsun
ve bitip tükenmeyen güneş geceyarısı
düşlerimizi umutlarımızı ışıtsın dilemiştik
sözümüzün özü buydu öyleydi doğanın özü de tanrınınki de
yadsınamayası olanı talep etmiştik

gün ışığında çocuklar
oynadıkları topu ötekine
verirken gül açsın istemiştik
dikenleri de kucaklamak için
yarışsınlar dilemiştik
yaralamadan birbirlerini

biz demiştik ki
demokrasi böyle olsun demiştik
ve biz
acıyı bile kucaklarken hep birlikte olalım
gece elini eteğini çekerken düşlerimizden
yağmurdan çamurdan hep birlikte
gözyaşlarına boğulmadan eve gidelim istemiştik
çünkü biz biliyorduk herkesin derdi kendine
ama birlikte çekilen acının yalnızlığıdır bıraktığı geride
gerine gerine son soluğumuzda bile ket vururdu sesimize
farklı bellersek ötekini kendimizden diye.


 

sakız sardunyası

o sıcağını elinin
ensemde hissedince şairin
vebali gibi anamın
ömrüme, kalemime
yol olur bilirim...
böyle dik ve dikey duracak sırtım
yüzünden şiirin sesin
sırtıma dayananı pek severim
ben o zaman sabit kalem olur yazarım
sürerse diline
değdirirse kağıda
şiir olur
her eve girerim.
Temmuz 2000, Ankara - 1 Eylül 2000, Şişli

 

iğde çiçeği

aşık kemiğim sızladı iki taş arasından
yokuşbaşındaydı çocukluğum
yokuşaşağı gidiyordu gün

en mutlu günümde ağlardı akasya
merdiven başında her gece yolumu gözlerdi yabani nane
yabaniymiş öyle söyledi Müyesser teyze
söküp attı sonra naneyi
selamı kestim diye

aşık kemiğim sızladı çıktı
iki taş arasından
fıstıklı yalı yokuş
fıstıklı yalı yavaş

en mutsuz günümde gülerdi elleri sevgilinin
pencere önünde her sabah yolumu gözler sardunyalar
su serpiyor usulca üstlerine Muazzez teyze
yanından geçerken daha keskin koksunlar
başım dönsün de aşkı seçemeyeyim diye

aşık kemiğim sızladı iki taş arasından
parmaklarım arasındaydı daha dün
dimdik düşerdi yere
fıstıklı yalı yokuşundan yukarı
iki büklüm çıkıyor Melek teyze
kırmızı mercimek ve ekmek bakkaldan
fıstıklı yalı yokuşundan aşağı iki çocuk
kuran kursundan koşa koşa yokuşaşağı
beykoz çayırınaaaaa nii naa niiii
-ben olucam ha kaleci!

aşık kemiğim sızladı iki taş arasından
eğildim aldım evirdim çevirdim
bir zamanlar ben de çocuktum sevindim
hala vaktim var aşık atmaya
ama yokuşyukarı
yokuşaşağı ama
10 Aralık 1995 - 2 Ocak 1996, Ankara

 

menes

süslendin püslendin
kokular sürdün kulak arkalarına
öldün sonra
özledim seni çok özledim
ağladım hem de çok ağladım
karnım acıktı sonra
kekikli zeytinyağına bandım ekmeği
sahile indim kahve içmeye
baktım dalga dünkü kuytuyu sahiplenmiş gene
vurur ha vurur
süslendim püslendim
ölüme karşı tükenen
sadece gurur

Ekim 1997, Ankara

 

deli haşhaş

aşk bir şiddet eylemidir desem de
razı gelmez yürek som ıssızlığa
insan gene de bağlanır usanmadan
faili meçhul bir cani gibi aşka.

 

çuha çiçeği

bana dokundun dokunucan ya her an
onçeşmenin çınarından havalanan
ürkek bir kumru serinler kanadından
21-30 Ekim 1997

 

 

 

oğulotu çiçeği

saçın düşünce gözlerinin önüne
neyi görürsün bilirim
içim acır
ah bana bir sarılsan
ay kırılır darmadağın yüzümde utanır

gece onbirden sonra beni dinlermişsin
günün birinde seni bulacağımı bildiğimden
yazdığım yazgı şarkılarını
yanımdayken bile nasıl özlerim oğlum seni nasıl
ellerin koltuğun kollarını kavradığında
gidecek işte gene gidecek
oğlum canım soluğum
gidecek diye telaşlanışımı görürsün bilrim
bu telaş seni yıkacak diye telaşlanışımı da görürsün
kalbim ağrır
herkesi ayıran o mutlak ahkâm
o adinin adisi yaratık irade
bize de bulaşacak
etin cızz edecek diye
ve tam da bulmuşken sen ben
ödüm kopar yitireceğim diye
bana sen diyebildiğin
deyiverdiğin anlardan kopar fırtınalarım
o zaman muhayyilem nasıl şaşırır
nereye koşuşturacağını nasıl da bilemez bilir misin
hangi yönden nerelerden seni yeniden
yeni baştan yaratacağını
seni yere mi göğe mi sığdıracağını
nasıl da şaşırır bilir misin?

benden önce ölme
çünkü o zaman ölürüm yaşarken
ne telaş kalır
ne kalbim ağrır
ne bilirim
ne görürüm yoksa
yoksan...
kendine dikkat edeceksin
alabildiğince yaşayacaksın
hata yapacaksın hata üstüne

yoksa
helal etmem suyu
helal etmem havayı
helal etmem toprağı
aşkı
yaşama aşkını
helal etmem
yoksan...

sen yoksan
parmaklarım arasından sızan
sızılarımdan gürüldeyen ırmaklardan
düşlerine doluşan deryalar kadar
karabasanın olur böylesine büyük bir sevda

oğlum, oğlum
ben
aşk’ım
sayende.

3 Temmuz 1998, Ankara


öksüzoğlan çiçeği

Korkularımı öyle usulca çektim üstüme
Aşktan başka hiçbir can ürkmedi
Çünkü sadece o uyumaktaydı içimde
Gül yürekli kumru desenli döşeğimde

22-30 Ekim 1997, Ankara


 

lavanta çiçeği

at kılı kadar sert
gül dalı kadar yumuşaktı

ağlarken çenesi titrerdi
suyu sevmezdi
yine de yasemin kokardı nefesi
her sarılışında imdat niyetine tenime
canımı alacak gibi ıkardı
ağlardı “kanıma girdin” diye
gamzesinden önce titrek ağzı
ilhamlara açılırdı
çünkü kaymak çenedeki tüyler
at kılı kadar sert
gül dalı kadar yumuşaktı

unutmadım dudak altı gül bahçeyi
suya resmettim bıçakucu giz geceyi
bir ebru aşk idi mah cemali melâike
koruk değil idi meyvesi

at kılı kadar sert
gül dalı kadar yumuşaktı
memnu idi, su tutmazdı.
Nisan 1995

 

 

mercanköşk (1)

Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir.
Ludwig Wittgenstein, Yarı Değiniler. Türkçesi: Oruç Aruoba. İstanbul:altıkırkbeş Yayın, 1999:37.

O
vardı
oda
vardı

Odada
o
da
vardı

Odada
herkes
vardı
odalar
vardı
o da odaydı
bu da odaydı

O
odada
herkes
onu
arıyordu

O
da
arıyordu
odada
olmayanı

O
arıyordu
da
ondan
yoktu
oda

Onun
aradığı
yoktu
odada
ondan
arıyordu
o
Onun
aradığında
yoktu
odada
o
arıyordu
onun
yokluğunda

O
onu
ararken
vardı
aradığını
biliyordu
ondan
vardı
oda
vardı
o
da
var

Bir
gün
odada
ara
mayı
boşlay
ıve
rdi
o
da
aram
ayıverdi

O
yoktu
odada

O
odada
yoktu

O
yoktu

O
da
yoktu

Oda
da
yoktu.

Nisan-Haziran 1995, Ankara

(“Oda” başlığı ile internette de yanlışlarla ve eksik yayımlanan şiirin doğru hali budur.)


 

gülibrişim

acıyı yadırgamaz olmuştum epeydir
gezinip duruyordu ayaklarım benden habersiz
ırmak kenarında tozu toprağı bana kata
dizim çözülü çözülüveriyordu
bahar ardına bahar ardından
adın ne adın ne diye peşime düştü rüzgâr
için çürümüş diyordu sığırcık
übülük oyna çocuk diyordu tomurcuk
sırtımda bir pul ışıldıyor
gözümü alıyordu ışık perdeleri kaldırıyordu
çıplak tepedeki tek ağaç
ah o adını bir türlü öğrenemediğim ağaç
salın olayım artık geç şu ırmağı diye bakıyordu
zaman kışaydı
ağaç bunu benden daha iyi biliyordu
ateş su toprak daha iyi biliyordu
acıyı yaşamak yaşamaktı
düşünerek koydum oğlan başımı yastığa
düşümde annem minicik kanatlarımı görmüyor
deryada yolda kalıp da üşümeyeyim diye
parmaklarım arasına
yepyeni perdeler örüyordu.

25 Aralık 1997, Ankara


 

kuşkonmaz

Bir gül bahçesine
yüzükoyun düştü zümrüdüanka
ağlarsa anam ağlar
bir de federico
federico garcia lorca

30 Ekim 1997, Ankara

 

 

horoz ibiği

Güya ben bu gece ölecektim sarsak revanım
Güya sen de ardımdan ağlayacaktın bıçkılı zebanim
Güya bütün sümbüllere sebepli sebepsiz sümkürecektim
Güya şu şimşeklerini sözün elimden kaçırmayacaktım
Güya bu ağacın altını gazapla teneşirlemiycektik
Güya biz kendini bilmez iki ego cogitoymuştuk uyaklı
Güya onlar sıçıp batıracaktı ellerine yüzlerine riyayı
Güya biz bulaşmıycaktık ak kaşık bile olsa apış arası
Güya kimse bilmeyecekti şemsin terkisinde kan ter ayıbımızı
Güya Şekspir şükranlarını tezekleyip şiktir olup gidjekti
Güya siz de faili meşşul olujektiniz sayın şaibeli geje
Güya ne bilmediğimi bilicektim ben şeyi bilijektim de
Güya biz romantik düşlem mi n'olcekdik hem de lirik bi şi
Lebaleppuştluğumuzdanonstopmutluolucekdikhaniyeniçıkmıştısütdişi.

23 Nisan 1994 - 28 Aralık 1996, Ankara

 

talasani

Ben bundan hiçbir şey anlamadım anne
Aynı kadife koltuğa oturuyorum
Aynı kumandanın aynı tuşlarına basıyorum
Aynı telefondan aynı sığ sesleri bekliyorum
Ve her gün anne her allahın günü
Aynı kirli pencereyi aynı kilitli kapıyı açıp kapatıyor
Aynı umarsız şiiri aynı kurmaca öyküyü yazıyor
Aynı ıssız bedenlere sarılıyorum
Bilmeliydim anne bilseydim
Bu semeri sırtıma yiyeceğimi söyleseydin keşke
"Ben size dönmem ama siz bana dönersiniz" derdin
Anlamamızı o torlak aklımızla nasıl beklerdin?

Bu ışık anne bu ışık sönmesin istemek tescillemek midir güzümü
Görmek için bu hasret bir kez olsun bir kez sadece kendi yüzümü.

17 Kasım 1998, Ankara


 

amber çiçeği

nil güne durdu marmarada
ölümünden tanıştım üç yıl sonra
düşü ne biliyordu, bilmiyordum
ölümü boğmuştum gözyaşlarıma daha yeni
acıgölde beşyüzonbir nolu çukura

çok olmuştu duygu firavunlarım çekip gideli
dururum şimdi sürüklemeden önce burgaza ben-imi
karanlığında kalbimin deltasına gecenin güveni
bedenimin dindirir gül yağmurları devinimlerini

değince gizil kınıma kanıma girdi şiirin
belirsizliğin ateşli akışımda kıvranıyorsun
yüzdükçe kendi suyunda bu kuğu serinliğin
can suyumda ıslanıyor ak denize ağuyorum

"fırtınanın gözünden dünü sil veya günü nil marmarada"
diyor bir ses kulağımda usulca kıvranıyorum:
sevdam mı, ömrüm mü direnen?
yoksa bu yüreğim mi tükenen,
sevdam mı, ömrüm mü?

10 Kasım 1990, Ankara

 

 

küstüm çiçeği

dokunulmaya görsün yabanıl küstüm çiçeği
üşengeç bir meltem bile
düşürür yapraklarını
güz geldiğinde
cezadır elleyene kendindeliği, kendiliği.

21 Ekim 1997, Ankara


 

ak babaç

Dışarda masum kar tipi ayaz
Katıksız bir ırmak som sözüme ahraz
Uyku tutmamış gözünü zekeriya gençliğimin
Telaşla koşmuşum tiril tiril düşlerimi biraz
Şimdi dinlediğim başımdan düşmeyen
Ve yorgun yastığımla yanak yanağa
Geceyi yakan yakışıklı bir beyaz.

21 Ekim 1997, Ankara

 

 

saat çiçeği

gücenmeyin
ölüm aşkın izdüşümü
bu yüzden durgun aktı sesim
bu yüzden yüzüm yoktu bakmaya şıkır ırmağa
kalbim bir istanbul küheylanı çağlar eskisi
ağır aksak misafir edişim sizi bu yüzdendi
düşlerim bu yüzden daha devingendi gözlerimden
bu yüzden tenin sarhoşluğunu erteledi durdu közüm
ve bu yüzden kaçırdım riyasız ellerimi utangaç gözlerinizden
gücenmeyin

gücenmeyin günaydın derken titrediyse sesim
gücenmeyin üşüdüğünüzde sarıvermekte geciktiysem
ve özlemlerinize geç kalıp ilk giden olduysam sohbetinizden
kesmeyin sarısabır sarmalınızı
bir uslanmaz allameliğim ben
kararsızlığım bilmeyişimdendi
yolun sonunda aşk mı karşılayacak ölüm mü
aşk bir harup ağacı çıkamadım
çıktım inemedim

sakardır sözüm gücenmeyin
giyinmek istemediysem harabenizi
çuval çuval aşk ördüğünüz yumaklarınıza
rengarenk kasnaklarınıza burun kıvırdıysam
bir nafile narin soluk içindi
ancak o şehrayine O mutlak külhanbeyine yakışan
dağdeviren tek buseden kaçmak içindi
sohbetinizin en şakrak ortasında
"bi şiir okiiim, bi şarkı söyliim !" diye şımardıysam
o son resmi geçit korkumdandı
gücenmeyin

burnumda adalar nöbetçisi bir hanımeli,
kulağımda ibibik ömrümün en latifeli cıvıltısı
mekanımı istila etmiş şahta dikilitaşların en oynakları
aman ne de dıgıdık zelveli toynakları
niye beklesin öyleyse bugenvil kitap arasında
beklemek en zamansız ceza
caiz değil ki hem hayat dediğin çük kadar kısa

penceremden gözüme gözüme gerinen
ayak bileklerime kadar girebildiğim derya
"unut," dedi,
"şiişt! unut bunları,
anımsamak tehlikeli güz ortası
tatlı su balığı gibi
zarif değil ki umarsızlığın
kilitleyip kutsayasın kendini dörtköşe bir seraba.
gel bu kucak seni de alır, gel de doğur kendini,
rahmim mekân-ı ekber," dedi.

bana nar zaman getirin en sahicisinden
gezgin gecemin şaşkın pusulasını getirin
kavuşturayım şamil şehvetimi bir sahil sabahına
zamanınızı esirgerseniz benden sizi de unuturum
unutursam teninizin kıpır haritasını bile
bu yüzdendir
bu yüzdendir sus pus olmuşluğum

ayak bileklerimden tutup da bir çukura bırakmak bedenimi
size düşmüşse bir şıpır bahar öğle vakti
tenimin soğukluğu bu yüzdendir
"zamansızdı, ondan yitirdi topacını
sek sek oynamayı da hiç öğrenemedi
hep çizgilere basardı,
kendini anlatmayı pek severdi
başladığı kareye de dönmek istemezdi," deyin
gücenmeyin

aşk bir başlangıçtır
ölüm bir son
ölüm aşktan önce gelir
bu ahkâmı ben buyurmadım
bu zembereği ben kurmadım
siz acıtmayın dilinizi
hep başlayın
narin nerkis beyin bu kitabesi
üstünde de fazla durmayın
üşenmeyin, şarkınızı söyleyin
gücenmeyin
20 Temmuz 1995 - 7 Ekim 1996
İstanbul Otobüsü-Yalıköy Beykoz-Ankara


anasayfa/mainpage